19 Şubat 2016 Cuma

Sihirli Macarların Şubat 1956 Türkiye Seyahati

İngiltere milli futbol takımı Wembley'de, Britanya dışındaki ülkelere karşı yaptığı hiçbir maçı kaybetmemişti. Futbolcular 25 Kasım 1953'te Macaristan karşılaşması için sahaya çıkarken hiç kimse bu serinin bozulacağını düşünmüyordu. Fakat Macaristan "asrın maçı" ilan edilen bu karşılaşmayı 6-3 gibi muazzam bir skorla kazandı. O gün İngiltere formasını giyen oyunculardan Jackie Sewell , yıllar sonra bir röportajda bu maçla ilgili şunları söylemiş: "O gün kötü oynadığımızı zannetmiyorum ama onlar harikaydı. Oyunları inanılmazdı. Küçük üçgenler kuruyor, bugün artık herkesin yapmaya çalıştığı verkaçlar yapıyorlardı. O zamanlar bunu kimse bilmezdi, en azından ben kimsenin verkaç yaptığını görmemiştim." 1

İngiltere ve Macaristan milli takımları Wembley'de sahaya çıkıyor.
Önde kaptanlar Ferenc Puşkaş ve Billy Wright.
                                                                   (dailynewshungary.com)

İngiltere milli takımı, o günlerde yaygın olan WM dizilişiyle oynarken Macarlar alışılmadık bir dizilişle sahaya çıkmıştı. Teknik direktör Gusztav Sebes, 1970'lerde Hollanda'nın dünyaya tanıttığı total futbolu, daha ismi konmadan yirmi yıl önce oynatıyordu. İngiltere maç boyunca beş şut çekerken Macarlar rakip kaleye tam otuz beş şut göndermişti.  Altı ay sonra Budapeşte'de oynanan rövanş maçı da 7-1 Macarların galibiyetiyle sonuçlandı. Macarların "Altın Takım", batılıların "Muhteşem Macarlar" veya "Sihirli Macarlar" adını verdiği Macaristan milli futbol takımı, rakiplerini silindir gibi ezerken 1950'den itibaren oynadığı maçlarda sadece 1954'teki Dünya Kupası finalini Almanya'ya kaybetmişti.  

Dünya Kupası finalinde yaşadığı şoktan sonra galibiyet serisine devam eden Macaristan milli takımının 1956 Şubat ayında Türkiye ve Orta Doğu'yu kapsayan bir seyahate çıkması  1955 sonlarında yapılan temaslarla gündeme geldi.  Türkiye Futbol Federasyonunun 9 Ocak 1956'da yaptığı toplantıda, İstanbul'da biri milli, diğeri temsili olmak üzere iki ve İzmir'de bir temsili maç yapılması kararlaştırıldı. Macarlar Ankara'da da bir temsili maç oynamak için 35.000 lira talep etmiş, bu istek Türk federasyonu tarafından kabul edilmişti. Aynı toplantıda milli takımın tek seçiciliğine Eşfak Aykaç getirildi. (Akşam, 10 Ocak 1956.) Bu sonuncusu futbol tarihimiz açısından önem taşıyan bir karardı. "O güne kadar milli takım teknik komite tarafından yönetiliyordu. Komite 4 kişiden oluşuyordu. Milli takıma kimin çağırılacağını komite belirliyordu. Tek seçicinin görevi takımı seçmek ve sahaya çıkacak on biri yapmak, taktik vermekti. Bugünkü teknik direktöre eşdeğer bir görev sayılabilirdi."2

                                                                                                               (Hürriyet)
Bütün memleket büyük bir heyecanla dünyaca meşhur futbolcuların gelmesini beklerken, onlardan evvel soğuk hava dalgası geldi ve 28 Ocak'tan itibaren yoğun kar yağışı başladı. Macar kafilesinin Yeşilköy havaalanına indiği 1 Şubat'ta kar yağmaya ara vermiş ve yerini yağmura bırakmıştı. Dünya yıldızları uçaktan indiğinde, aralarında sadece ünlü sağ içleri Kocsis'in olmadığı görülüyordu. Hastalığı dolayısıyla gelemediği söylense de bizim gazetelerin yazdığına göre disiplinsiz davranışları nedeniyle ekipten çıkarılmıştı. Bu arada kafile gelmeden önce küçük bir kriz yaşanmıştı. İstanbul'da oynanacak maçlar için Macaristan milli takımına 100.000 lira ödenmesi konusunda iki taraf anlaşmış fakat Macarlar yola çıkmak üzereyken bu paranın önceden transfer edilmesini talep etmişti. Federasyon başkanı Hasan Polat, diğer federasyon yetkilileri ve Macaristan sefareti yetkililerin yoğun temasları sonucu bu kriz aşılınca maçın oynanması önünde tek engel olarak kötü hava şartları kaldı.  

                                                                                             (Akşam)

Macar kafilesinin başkanı teknik direktör Dr. Gustav Sebes (solda),
Hasan Polat ve Eşfak Aykaç ile karşılama esnasında. Sebes aynı
zamanda Macaristan spor bakanı yardımcısı unvanını taşıyordu.


























Nitekim hava muhalefeti maçın kararlaştırıldığı gibi 5 Şubat'ta oynanmasına mani oldu. Maçtan iki gün önce bu defa fırtına eşliğinde tekrar başlayan kar yağışı sonucu İnönü veya o günkü adıyla Mithatpaşa Stadı bazı gazetelere göre 70, bazılarına göre 40 santimlik bir örtüyle kaplanmıştı. Bunun üzerine misafirlerin İzmir'de iki maç yapması, ardından Ankara'daki maçı oynayıp İstanbul'a dönmesi kararlaştırıldı. Macar takımının vapurla Bandırma'ya geçip oradan trenle İzmir'e gitmesi planlandı. Ancak yoğun kar demiryolunu da kapamıştı. Sonunda Macar kafilesi, milli maçı seyretmek amacıyla İstanbul'a gelen İzmirli futbolcular ve Türk milli takımı hep birlikte Kadeş gemisiyle İzmir'e gittiler. Gemideki İzmirli futbolculardan Ergun Öztuna, "Yolcular indiği zaman rıhtımda toplanan herkes Macarların yanına koştu. Bizimkilerle kimse ilgilenmedi," diye hatırlıyor İzmir'e varışlarını. Aslında futbol meraklıları bizim kafileden sadece İzmirli Metin Oktay'a yakın ilgi göstermiş ve gemiden indiği anda onu omuzlarına almıştı.

                                                                                 (Hürriyet)


                                      (Milliyet)
(Hürriyet)

                                                                                      (Hürriyet)
Kar yüzünden maç ertelenince Macarlar boş durmamak için Spor ve Sergi Sarayında antrenman yapmıştı. Bu antrenman için belediyenin tahsis ettiği otobüs arızalanınca antrenman dönüşü Macar futbolcular ve halk otobüsü iterek çalıştırmaya gayret etti ve ortaya bu fotoğraflar çıktı. Alttaki fotoğraftaysa salonda idmana çıkan Puşkaş'ın arkasında imza almak için bekleyen İstanbullular görülüyor.
İstanbul'un aksine İzmir'de soğuk fakat güneşli bir vardı. Günlerden beri dünya yıldızlarının gelmesini merakla bekleyen İzmirli futbolseverler maçlara büyük ilgi göstermişti. Bu yüzden Alsancak Stadının koşu pistine ilave sandalyeler yerleştirilmişti. Böylece 8 Şubat'ta, 10 bini aşkın bir seyirci kitlesi önünde oynanan ilk karşılaşmada Macar misafirler kendilerinden beklenen şovu gerçekleştirerek İzmir karmasını 8-1 yendi. Puşkaş ilk golü kaydettiğinde maçın henüz 30'ncu saniyesiydi. İzmirli futbolcuların karşılarında dünya çapında şöhretli futbolcuları görünce, bir nevi felç yaşadıkları o tarihte Karşıyaka forması giyen Ergun Öztuna'nın şu sözlerinden anlaşılıyor: "Maç başlamak üzere, santra olacak. Bir baktım sahaya, Puşkaş tam karşımda duruyor; yanında Hidegkuti, Czibor, Bozsik gibi adamlar. O zamanın en ünlü futbolcuları hepsi. İngiltere’ye altı gol atmışlar.”3 Dış temasların bugüne kıyasla son derece az olduğu o günlerde bizim futbolcuların bu ruh hali içinde olması herhalde şaşılacak bir durum değildi. Bu şaşkınlık havası içinde 11'nci dakikada durum 3-0 olmuştu. "İzmir takımı bu üç golden sonra kendine gelir gibi oldu ve bir aralık Macar yarı sahasına geçebildi... Macar kalesine şut atılabileceği fikrini benimseyen İzmirliler akınlarına devam ettiler."4 Nitekim İzmir karması, 17'nci dakikada Gönen'in şutuna Macar bekin ayak koyması sonucu kalecinin kontrpiyede kalmasıyla tek golüne kavuştu.  İlk yarı 7-1 bittikten sonra Macarlar kendilerini fazla sıkmadılar ve ikinci yarıda sadece bir gol attılar.


                                                                                                              (Milliyet)
Peşte karması kaptanı Puşkaş (sağda), maçın hakemi Faik Gökay,
yan hakem Hakkı Gürüz ve İzmir karması kaptanı Altaylı Bayram Dinsel.
                                                                                                        (Akşam)

                                                                                                                  (Yeni Asır)

İki gün sonra, 10 Şubat'ta yapılan karşılaşmada seyirci sayısı bu kez 15 bin civarındaydı.  Macar misafirler bu maça da hızlı başladılar ve ilk yarıyı 7-0 önde kapadılar. "İlk maçta olduğu gibi bugün de İzmirlilere doyulmayan bir futbol ziyafeti çeken Macarlar bütün oyun müddetince daimi bir takdir topladılar. Maçın ilk devresinde attıkları yedi golden sonra takımlarında tadilat yapmaları hissedilir bir eksiklik yarattı. Bilhassa Puşkaş ve Czibor'un ikinci devrede takımdan çıkarılmaları neticesinde Macar forveti birinci devredeki ahenkli oyununu kaybetti."5  Macarlar ahenkli oyunu kaybetse de dört gol daha attılar ve ikinci maçı da 11-0 kazandılar. Böylece şöhretli misafirler İzmir karmasına iki maçta tam 19 gol atmıştı.


                                                                                                               (Hürriyet)

Macar kafilesi bu maçın ardından uçakla Ankara'ya geçti. 12 Şubat'ta yapılan Ankara karması-Budapeşte karması maçında 19 Mayıs stadı tarihi günlerinden birini yaşadı. Akşam gazetesinin haberine göre maçı 40 bine yakın seyirci izledi. Bu rakam her ne kadar abartılı olsa da Ankara'da o güne dek rastlanmayan bir kitlenin bu maça geldiği anlaşılıyor.  Bu maçın ikinci yarısında forma giyen Hacettepeli Oktay Arıca da bunu şu sözleriyle ortaya koyuyor: "Son derece soğuk bir hava olmasına rağmen o kadar çok bilet satılmış ki, 19 Mayıs Stadında sahanın etrafındaki atletizm pistine seyyar tribün koydular. Stadın o zamanki kapasitesi - tam bilmiyorum ama - 15 binse, o buz gibi havada 20 bin seyirci vardı o gün. Benim rahmetli annem babam bile gelmişti. Hiç hayatlarında maça gelmeyenler şu Macarları görelim diye gelmişlerdi."   Bu maçın önemli bir ayrıntısı ordu milli takımında yer alan beş futbolcunun takviye olarak Ankara karmasında oynamasıydı. Yine Oktay Arıca anlatıyor: "Eşfak Aykaç Ankara'ya geldi, rahmetli Orhan Şeref'le konuştu. Milli takımda oynatmayı düşündüğü bir iki adamı Ankara karmasında oynatmak istediğini söyledi. Takımın kilit noktalarında oynayacak adamlar rakiplerini sahada daha iyi tanısınlar istedi. Beton Mustafa zaten Ankara karmasında her zaman vardı. Ali Beratlıgil, Akgün, Rober ve Coşkun Özarı bizde oynadı."6 Güçlendirilmiş Ankara karması İzmirli futbolculara göre daha dirençli çıktı. Macarlar ilk yarıyı 1-0 galip bitirdi. İkinci yarıda durum 3-0 olduktan sonra toparlanan Ankara karması Rober ve Oktay'la iki gol atmayı başardı. Son dakikada Bozsik bir gol atınca Budapeşte karması maçı 4-2 kazandı.


                                                                                                                 (Akşam)
                                                                                              (İstanbul Ekspres)

                                                                                                               (Milliyet)




Macar kafilesi Ankara maçından sonra İstanbul'a geçti. Bu arada günlerden beri İstanbul halkını bezdiren soğuk ve karlı hava da şehri terk etmiş, Mithatpaşa Stadı artık futbol oynanacak hale gelmişti. İlk maç 15 Şubat'ta İstanbul karması ile Peşte karması arasında oynandı. İstanbul karmasında yer alacak oyuncuları Beşiktaş'ın "Arap Sadri" lakaplı ünlü yöneticisi Sadri Usuoğlu seçmişti. Peşte karması yedek ağırlıklı bir kadroyla sahaya çıkarken, Puşkaş ve Bozsik sadece ilk yarıda oynadılar. İstanbul karmasında da milli maçta yer almayacak olan kaleci Şükrü, Mehmet Ali, Erol, Nazmi, Ercan ve Recep forma giydi. Sonuçta Macarlar çok bariz bir üstünlük kurmasa da maçı 3-1 kazandılar. İstanbul takımının golünü Beşiktaşlı Nazmi kaydetti.

                                                                                                                 (Akşam)


                                                                     (İstanbul Ekspres)
                                                                              (Hürriyet)
Nihayet aylardan beri beklenen maçın oynanacağı gün geldi. İzmir ve Ankara'da olduğu gibi İstanbul'da da atletizm pistine seyyar tribün kurulmuştu. Deniz tarafındaki büyük merasim kapısından başlayarak bütün numaralı tribün boyunca uzanan bu portatif tribün, gazhane tarafındaki kale arkasında son buluyordu. Bu tedbire rağmen stadın alabileceği seyirci kapasitesi 25 binin biraz üzerindeydi. Dışarıda kalma tehlikesi yaşamak istemeyen futbol hastaları bir gün öncesinin akşamından  "kamp kurup" geceyi betonların üzerinde yatarak geçirmişti. Bazı sporseverler üst üste iki gün süren bir spor şöleni yaşamıştı. Bunlardan biri o tarihte Darüşşafaka Lisesi öğrencisi olan Alpay Öz'dü: "Hiç unutmuyorum, bizim (Darüşşafaka) bir maçımız vardı Spor Sergi Sarayında. O maçtan sonra kalıp Fenerbahçe-Galatasaray basketbol takımlarının maçını seyretmiştik. Can Bartu o maçta oynamıştı. Ertesi gün de Dolmabahçe'de meşhur Macar milli maçı vardı. Salondan çıkıp aşağı indik. Gece stadın önünde gazeteleri yere serip kaputları üstümüze çekerek yattık. O maçı da seyrettikten sonra döndük okula."7





İstanbul-Peşte karmaları arasındaki maçı "Beleştepe"den izleyen seyirciler.
                                                                                                                                                             (İstanbul Ekspres)
                                                                                  (Tercüman)
                                                                                                  (İstanbul Ekspres)


                                                                                                     (İstanbul Ekspres)
Maçtan önceki gece stadyumun önünde yatanlar sabah erkenden kalkıp bilet kuyruğuna girmişti. Böylece tribünler daha saat 9'da dolmuştu. 
                                                                                                         (Hürriyet)
Akşam gazetesi İstanbul Ekspres sabah erkenden dolan tribünleri ön sayfaya taşımıştı.


İki takımın kaptanları Turgay ve Puşkaş maç öncesinde. Maçı
Yugoslavya'dan gelen hakem üçlüsü idare etmişti.
(Top Bir Dünyadır / Ender Ciner koleksiyonu)
İki takım 19 Şubat 1956 Pazar günü, güneşli bir havada sahaya çıktı. Konuk ekip sahaya Farago-Buzanski, Lantoş, Bozsik, Szojka, Kotasz, Toth II, Machos, Tichy, Puşkaş, Czibor tertibiyle çıktı. Türk milli takımıysa WM sistemindeki mevkilerine göre sahada şu şekilde yer aldı: Kaleci Turgay, sağ bek Ali Beratlıgil, sol bek Ahmet Berman, sağ haf Beton Mustafa, santrhaf Naci, sol haf Nusret, sağ açık İsfendiyar, sağ iç Coşkun Özarı, santrfor Metin, sol iç Kadri, sol açık Lefter. Oyuna çok hırslı ve hızlı başlayan milli takım henüz 6. dakikada ilk golüne kavuştu. Bu golü spiker Pertev Tunaseli'nin yıllar sonra bir gazetede, radyoda maç anlatır gibi bir üslupla hazırladığı yazısından okuyalım: "Uzun bir orta. Ali kafaya çıktı. Naci.. bastıramadılar, sol açık yerinden Czibor geliyor. Kaptı, düzeltti. Mustafa gidiyor. Nafile.. altı pasa girdi, çaktı. Turgay, bravo Turgay. Uçtu kurtardı. Tam göğsünde. Muhakkak goldü. Top hâlâ elinde kaptanın. Czibor'un şutunu, hem de gollük şutunu aldı Turgay. ... Uzun degaj. Sağ açıkta İsfendiyar var. Önünde Lantoş. İsfendiyar yakaladı topu. İyi stop etti. Lantoş kendinden emin geliyor üzerine, aman. Çaktı çalımı İsfendiyar, rüzgar gibi gidiyor sağ açıktan. Ceza sahasına doğru tek başına gidiyor. Kotasz yetişecek, ceza sahasının köşesinde yakalayacak gibi onu. Birden attı ortasını İsfendiyar. Top penaltı noktasına doğru süzülüyor. Szojka çıkacak kafaya. Geçti üzerinden. Sol iç yerinde Lefter.. çaktı voleyi. Sol köşe.. Golll... Golll... Golll... Farago uçtü fakat top girdi içeriye."8

Lefter'in sol voleyle attığı ilk gol Macar kalesine girmek üzere.
                                                                                                                                                                          (Hürriyet)
Macar takımında 31.dakikada Kotasz'ın yerine Çordaş oyuna girdi. Fakat bu değişiklik milli takımımızın temposunu bozmadı ve ikinci gol 41. dakikada geldi. "Lefter, İsfendiyar'la müştereken hücuma geçti. Aldığı topla beraber sağ iç yerinde santrhafı ve sol beki atlattı. 18 pası içinde kaleye giderken Szojka tarafından arkadan tırpanlandı. Bu hareketi hakem penaltıyla tecziye etti (cezalandırdı). Penaltıyı Lefter sağ şütle sol köşeden atarak milli takımımızın ikinci golünü yapmaya muvaffak oldu."

Lefter'in penaltıdan attığı ikinci gol.
                                                     (Top Bir Dünyadır / Ender Ciner koleksiyonu)
İkinci devreye konuk ekip bir değişiklik daha yaparak başladı. Sağ açık Tichy'nin yerine Hidegkuti oyuna girdi. Fakat daha otuz saniye geçmeden milli takımımız 3-0 öne geçti. Bu golü de "Kaleci" takma adıyla yazan, muhtemelen eski milli takım oyuncusu Nedim Kaleci'nin kaleminden okuyalım: "İsfendiyar'ın ortasına Metin, kaleci Farago ve Szojka'dan evvel yetişerek topa hafifçe dokundu. Top Macar oyuncularının hayret dolu bakışları arasında kale çizgisini geçti ve durdu. 3'üncü golümüz olmuştu. Herkeste bir şaşkınlık peyda oldu. Seyirciler nasıl hareket edeceklerini kestiremiyorlardı. Yanımda oturan birisi sarıldı, şap diye yüzümden öptü."10

Üçüncü golümüzün yan açıdan çekilen fotoğrafı.
                                                                                                  (İstanbul Ekspres)

Metin'in attığı üçüncü golde top ağlara doğru giderken iki Macar oyuncunun
arkasında Metin'in kafası görülüyor.
                                                  (Top Bir Dünyadır / Ender Ciner koleksiyonu)

Milli takım üçüncü golden sonra kendi yarı sahasına çekilse de  zaman zaman ileri çıkarak yine tehlikeli kontrataklar yapıyordu. Nitekim bunlardan birinde İsfendiyar'ın şutu direkten döndü.  Maç boyunca Puşkaş'a adım attırmayan Mustafa Ertan yorulunca 75. dakikada yerini Saim'e bıraktı. 83. dakikada Czibor'un verdiği pasla Puşkaş yakın mesafeden Macaristan'ın tek golünü kaydetti.  Maçın son dakikasında sol açıktan kayan Lefter üzerine gelen üç rakibi çalımladıktan sonra ortaya gelerek sert bir şut attı. Bu şut az farkla avuta gidince dördüncü bir golden olduk. Bundan az sonra Yugoslav hakem maçın bitiş düdüğünü çalınca ortalık bir anda bayram yerine döndü. Yüzlerce seyirci sahaya girerek futbolcuları omuzlarına aldı.




                                                                       (İstanbul Ekspres)
                                                                   (İstanbul Ekspres)
Maçın devre arasında soyunma odasında çekilen bu fotoğraflarda futbolcularımızın ne kadar büyük bir efor sarf ettikleri anlaşılıyor.
2001 yılında Oygur Yamak'ın yaptığı söyleşide Eşfak Aykaç bu maçla ilgili şunları söylemişti: "Maç ertelenmese idi başka bir kadro ile oynayacaktım. Kadroyu ilan etmiştim. Macarların (İzmir ve Ankara) maçlarını seyrettikten sonra kadroyu değiştirmek zorunda kaldım. On bire aldığım oyuncu da olmuştur, oyundaki görevlerinde değişiklik de yapmışımdır... Oyun planımızı da bütünüyle değiştirdim." Aykaç değiştirdiği planı şöyle açıklamıştı: "Macar takımının orta sahasında yer alan oyun kurucularını, yani Puşkaş'ı ve Bozsik'i durdurmak, sol taraftaki Czibor'u kontrol altına almaktan ibaretti ana hatlarıyla oyun planımız... Bunu yaparken klasik anlamda forvetin sağ iç mevkiinde oynayan Coşkun'u geri çekerek, orta sahada oyunun tanzimi görevini ona vererek, oyunun ondan başlaması şeklinde düşündüm." Eşfak Aykaç'ın sözlerinden Coşkun Özarı'nın bu maçın kazanılmasında önemli rol üstlendiği anlaşılıyor. Bir diğer unsurun, rakibin en önemli silahı Puşkaş'ı etkisiz hale getiren Beton Mustafa olduğunu şu sözlerle belirtiyor: "Görevini eksiksiz yaptı. O kadar başarılı ve aman vermeyen bir markaj yaptı ki, Puşkaş sıfır oldu, hiçbir şey yapamadı. 10 dakika kala tükendi çocuk, 'Beni çıkar,' dedi. Yerine Saim'i aldım."11



                                                                                                            (Akşam)

                                                                                                         (Milliyet)


Ertesi gün bütün gazeteler doğal olarak takımımıza övgüler yağdırmıştı. Spor yazarları maçla ilgili analizlerinde oyun planını onaylayan yorumlar yapmıştı. Samim Var şöyle yazmıştı: "Macar takımını ve bilhassa defansını dün felce uğratıp şaşkına çeviren sol açığımız Lefter'di. Lefter iki ayağıyla yaptığı çalımlarla rakip müdafileri allak bullak etti. Lefter'den sonra pek gözükmeyen çalışkan oyunuyla Kadri ve müthiş sürüşler yapan İsfendiyar'ın takımımızın galibiyetindeki rolleri pek büyüktü. Takımın görünmeyen en muvaffak oyuncularından biri de sağ iç oynayan, fakat daima geride dördüncü haf gibi boş sahada çalışan Coşkun'du."12 Necdet Erdem de şu değerlendirmeyi yapmıştı: "Takımımızın seyyal, futbolu bilen ve fırsatçı dört forla atak yaparak Macarları sıkıştırması çok faydalı netice verdi. Bilhassa Lefter, Kadri ve İsfendiyar, hatta bazen Metin dahi geri hatlara kadar gelerek top çıkarmaları ile topyekun maça girdiler. Müdafaa hattı üç bek ve üç haf olarak çalışarak hücum eden Macar forlarından bir fazla oyuncu bulundurarak muvaffak oldular. Müdafaa oyuncularımız kalemizin önünde tehlikeli mıntakada kesif baraj kurarak ve Mustafa'nın daimi olarak Puşkaş'ı kovalaması, Macar forlarına fırsat vermedi. ... Coşkun hem müdafaaya yardım etti, hem de ileri haf oynayan Bozsik'i kontrolü altında tutarak faydalı oldu."13  Doğan Koloğlu'nun yorumu şöyleydi: "Rakiplerimizin pasları her zaman istedikleri yere gidemeden kesildi. Pas vermelerinde isabetsizlik vardı. İyi kombinezonları pek az yaptılar. Ve forvetleri Türk müdafaasında gedikler açamadılar, boşluklar yaratamadılar. Milli takımımız ise sağ iç Coşkun'u tamamiyle geriye çekerek iki kademeli bir müdafaa hattı kurdu. Üç bek ve üç haf olarak oynadı. Forvette ise dört elemandan üçü Kadri, Lefter ve İsfendiyar hem müdafaaya zaman zaman yardım ettiler hem de atak yaparak Metin'le beraber, delici ve şaşırtıcı bir taktikle rakip müdafaayı bastırdılar."14





Maçtan sonraki günlerde bütün memleket zafer sarhoşluğu içindeyken, Macarların sürekli maç oynayarak yoruldukları ve milli takımın bu sayede galip geldiğini ileri süren "çatlak" sesler de çıkıyordu. Eşfak Aykaç da alçakgönüllülük gösterip, yıllar sonra bu konuda şöyle konuşmuştu: "İlk maçın ertelenmesi bize büyük bir talih getirmiştir. O güne kadar  Macar milli takımını hayal ediyorduk ama bilmiyorduk. Şimdi bir fırsat çıkmıştı onların ne olduğunu anlamak için. Macar takımının oynadığı tüm maçları izlemek şansına sahip oldum." Fakat Aykaç yine de galibiyette en büyük payı, yerlerinin doldurulamadığını ifade ettiği yıldızlarına veriyordu: "Çok iyi oyunculara sahip olmamız ve onların çok iyi oynamasıdır bu zaferin asıl etkeni, ondan sonra diğer etkenler gelir."15 Ankara karmasında Macarlara karşı oynadıktan sonra İstanbul'daki maçı tribünden izleyen Oktay Arıca bu konuda şunları söylüyor: "İstanbul'daki maçta bizim takım çok güzel oynadı. Allah bin kere rahmet eylesin Lefter - bana göre ne Pele, ne Maradona - dünyanın bir numaralı futbolcusudur.  Lefter o gün bir futbol oynadı, sağ bekleri Buzanski'yi - ki müthiş bir oyuncuydu - haşat etti! Bir penaltı, bir vole çaktı şahane. Beton Mustafa müthiş oynadı. Ben maçtan sonra ite kaka soyunma odasının önüne kadar geldim. Mustafa Ertan'ın ağzından köpükler çıkıyordu! Öyle müthiş bir mücadele yapmış. O maçı kazanmamızı sağlayan iki unsur vardı: Ankara maçından sonra kazanılan manevi güç ve bizim milli takım. Şimdi o ruh kalmadı ama Vatan-Millet-Sakarya denilen ruh o gün tam anlamıyla oldu. Fakat bizim takım da muazzam bir takımdı. O zamanın futbolcularını bir düşünsene, dünyada yok şimdi öyle futbolcular. Turgay gibi bir kaleci gösterebilir misin şimdi bana?"16 Tevfik Ünsi de takım oyununa vurgu yapıyor: "Öyle bir oyun ortaya koyduk ki, takımımızın 11 oyuncusu bir makinenin ayrı ayrı 11 çarkı gibi çalıştılar Başarı ne şunun ne bunun, 11 oyuncunun, milli takım ruhuyla oynayan 'bir takımın' zaferidir. Her oyuncu belki hayatının, milli takım da tarihinin en iyi oyununu çıkardı."17


Giovanni Verglian ve Eşfak Aykaç (şapkalı).
                                                                  (Hürriyet)
Eşfak Aykaç ve sahada mücadele eden on iki futbolcu dışında, bu başarıda payı olan bir isimden daha bahsetmek gerektiği kanaatindeyiz. Milli takımın antrenörü olan İtalyan Giovanni Verglian, ilk maçın ertelendiği sıralarda Şeref Stadında milli takıma antrenman yaptırmasıyla gazetelerde haber olmuş. Günümüzün kriterleriyle Eşfak Aykaç'ın teknik direktör, Verglian'ın yardımcı antrenör olduğu düşünülebilir. Lakin maçın oynandığı 1955-56 sezonunda Vefa'yı da çalıştıran İtalyan hocanın maç taktiğinin belirlenmesinde katkı sahibi olduğu, o sırada Vefa forması giyen oyuncusu Doğan Koloğlu'nun şu satırlarından anlaşılıyor:  "Türk milli takımı gerek ferden ve gerekse takım oyunu ile taktik bakımından herkesi tatmin etti. Takımın tatbik ettiği oyun tarzı, Giovanni'nin Vefa'ya mal etmek istediği sistemdi. Bilhassa üstün rakipler karşısında müdafaada emin ve gediksiz, forvetteyse ani baskınlarla netice almaya giden bu oyun tarzını milli takımımız adeta kusursuzca tatbik etmiştir. Takım halinde müdafaa ve forvette bıktırıcı bir takip ve usandırıcı bir yapışkanlıkla rakip oyuncuları yıldırmaları, tükenmez bir enerjiyle oynamaları bilhassa takdire layıktır."18

Maçtan sonra çıkan haberlere göre yabancı basın büyük bir şaşkınlık yaşamış, skora inanamayan yabancı gazeteciler bizim gazeteleri defalarca arayarak sonucu teyit ettirmişti. Maçtan sonra futbolcularımıza 1000'er lira prim verildi. Daha sonra topluca Ankara'ya giden ekip, devrin başbakanı Menderes ve cumhurbaşkanı Bayar tarafından kabul edildi. Menderes futbolculara birer kol saati hediye etti. Dönüşte de İstanbul valisi ve belediye başkanı Fahrettin Kerim Gökay futbolculara şehrin rozetini taktı. 
Federasyon üyesi, eski milli futbolcu Hasan Ekin (sağ başta
oturan) futbolcuların primlerini dağıtıyor.
                                                                             (Hürriyet)

                                                                                                         (Tercüman)


Macar misafirler ise Türkiye'deki son maçlarını 21 Şubat'ta ordu karmasıyla oynadılar. Hasılatı, bir süre önce yüzde 90'ı yanan Gerze kasabasındaki felaketzedelere bırakılacak olan maç tamamen gösteri mahiyetindeydi. Maçın ikinci devresinde Burhan ve Coşkun Macarların takımında oynarken, Machos ve Hidegkuti Türk ordu karmasında yer aldılar. Konuk kafile ertesi gün Lübnan ve Suriye'de maçlar yapmak üzere yola çıkarken geriye altmış yıldır konuşmakta olduğumuz hoş anıları bıraktı.

Ordu karması maçının ikinci yarısında aynı takımda oynayan
Coşkun Özarı ve Puşkaş, bir korner atışını paslaşarak kullanıyorlar.
                                                                                       (Hürriyet)


16 Şubat 2016 Salı

Oktay Arıca - Ankara Futbolunun Canlı Tarihi

"Gençlerbirliği'nde bana canlı tarih derler." Gençlerbirliği tesislerindeki odasında oğlu Kayhan'la birlikte sohbet ettiğimiz Oktay Arıca bu sözleri bir övgü vesilesi değil, doğal bir durumun ifadesi olarak içtenlikle söylüyor. Gerçekten de bahsettiği Ankaralı futbolcuların bir kısmını ilk defa duyuyorum. Daha sonra İstanbul'a döndüğümde, bu "canlı tarih" için "resmi tarih" ne demiş diyerek Tanıl Bora'nın meşhur kitabı "Ankara Rüzgarı"ndan şu satırları okuyorum: "Ankara'da 1950'lerin belki en parlak takımı olan Hacettepe'nin kaptanı iken Gençlerbirliği'ne transfer edilen Oktay Arıca, 1967'ye kadar formasını giydiği bu camiayla özdeşleşecek, daha sonra futbolculuğunun ardından hem teknik adamlık hem yöneticilik yapan (Hasan Polat, Kemal Kaya, Hadi Pozan... gibi) sayılı Gençlerliden biri olacaktır."  Sözü Oktay Arıca'ya bırakıyorum:


"1935 doğumluyum. Rahmetli annem ve babam İstanbul Beylerbeyi’nden. Daha sonra Beşiktaş’a yerleşmişler. Babam inşaat mühendisiydi, o zamanki adıyla nafia vekaletinde, yani bayındırlık bakanlığında çalışıyordu. Görevi icabı Antep’e tayin olmuş. Ben Antep doğumluyum. Altı yaşında Ankara’ya gelmişim. Şimdi seksen yaşındayım, hâlâ Ankara’dayım. Yani artık Ankaralı sayılırız. Biz üç kardeşiz. En büyükleri benim. Erkek kardeşim dört yaş, kız kardeşim dokuz yaş küçük benden. Babam top oynamama kızmak bir yana bilakis teşvik etti. O denizi çok severdi. Evlatlarının aile disiplininden çıkmadan, istediklerini yapabilmelerini isteyen bir karakteri vardı. Annem onun aksine son derece tutucu  bir kadındı. ‘Futbol oynarsan serseri olursun oğlum,’ diye futbol oynamama kesinlikle karşı çıkardı. Hatta resimlerimi çok güzel bir şekilde dosyalamıştım. Lise ikide ikmale kalınca annem kızmış, hepsini yırtmış. Babam onu ikna ederdi, biz öyle fırsat bulduk top oynamaya. Benim küçük kardeşim Teoman da çok iyi bir futbolcuydu. Robert Kolej’de okudu. Sonra İngiltere’ye gidip mühendislik tahsili yaptı. Robert Kolej’de okurken Galatasaray çok istedi onu, rahmetli Gündüz abi vasıtasıyla. Hatta Gündüz abi milli takıma çağırıldığım zaman kampta anlatmıştı, ‘Senin kardeşin de çok iyi futbolcuydu ama alamadık,’ diye."


"Futbolla Ankara’ya geldikten sonra tanıştım. Bahçelievler’de otururduk. O zamanlar orada beş tane ev varsa, on beş tane de arsa vardı. Her yer top oynamaya müsaitti. Türkiye’de futbolun geriye gidiş nedeni şu anda arsaların yok oluşudur. Öyle olunca, o mahalle arasında yetişen futbolcular kalmadı artık. Bırak onu, okullarda da bitti. Ben Atatürk Lisesi mezunuyum. Okulumuz Sıhhiye’deydi, toprak ama çok güzel bir futbol sahası vardı. Sonradan orayı otopark yaptılar, orası da bitti. Lisanslı futbolcu olmam okuduğum sırada gerçekleşti. Bir tesadüf eseri rahmetli babam gene bir işi icabı Kırıkkale’ye gitmişti. On beş yaşındaydım. Kırıkkale’nin bir takımıyla orada çalışan mühendislerin kurduğu bir takım maç yapacaklar. Babamın takımı futbolcu arıyor. Babam, ‘Benim oğlan mahallede top oynuyor, isterseniz oynasın,’ demiş. Bunun üzerine çağırdılar beni, o maçta sol açık oynadım. Kırıkkale takımında oynayan Ankaragüçlü rahmetli Ercüment Güder abi beni beğenmiş ve Ankaragücü’ne tavsiye etmiş. Kulübün idarecileri bizim eve geldiler konuşmaya ama ben adamları sevemedim. Sonra Hacettepe kulübünün idarecileri geldi. Ercüment abi Hacettepeli meşhur Karagöz Kemal’e söylemiş beni. Karagöz Kemal geldi, ‘Evladım seni Hacettepe’ye aldık,’ dedi."


"Ben Hacettepe’ye geldiğim zaman kadro şöyleydi: Kaleci Korkut, doktor - şimdi Amerika’da. Alaattin abi doktor, Kazım Türesin çok iyi bir futbolcuydu, hukukçuydu. Ruhi ekonomistti, bunlar Beylerbeyli Erman kardeşler. Rahmetli Sabahattin Erman albaydı, ben askerken komutanımdı. Metin Erman Beşiktaş’ta sağ açık oynardı. Ruhi abi de bizde oynardı. Arnavut İlhan vefat etti. Sedat Galatasaray’da oynadı, Tayyar da öyle. Vacit daha bir hafta oldu öleli. Tıp okumuştu. Cici Necdet Almanya’da. Sedat, Tayyar ve Cici Necdet birlikte gittiler Galatasaray’a. Ben de onlarla birlikte gidiyordum. Rahmetli babam top oynamamı çok istemesine rağmen, ‘Oğlum İstanbul’a gitme, oranın hayatı seni bozar,’ dedi." 

1955-56 sezonu Ankara 1. Ligi, Otoyıldırım-Hacettepe maçı.
Otoyıldırım kalecisi Cemal, Hacettepeli Hayri ve
Oktay'ın bir hücumunu karşılıyor. Yer, Ankaragücü sahası.
"Ben 1950 yılında, yani 15 yaşındayken Hacettepe’nin birinci takımında lisanslı olarak futbol oynamaya başladım. Hemen hemen on sene, 1960 yılına kadar Hacettepe’de forma giydim. Hacettepe’nin bir efsane takımı vardır. 1954 senesine kadar Ankara amatör liginde oynadık. Ankara’daki takımlar 1954 senesinde profesyonel olmaya mecbur edildi. Benim oynadığım senelerde Ankara’daki futbolcuların hepsi tahsilliydi. Hacettepe’nin efsane takım dediğimiz kadrosu ki zaten on bir kişi takım, on dört – on beş kişi de bütün kadro, başka yok – altı tane tıp talebesi, üç tane hukuk talebesi, bir ben lise talebesi; etti on. Bir tane hiç okumamış, şoförlük yapan sol bek rahmetli Hamdullah abi vardı ki içimizde en efendi insan da oydu." Ellili yıllar Hacettepe kulübünün Ankara liginde iddia sahibi olduğu devirlerdi. Nitekim mor-beyazlı kulüp 1953-54, 1954-55 ve 1957-58 sezonlarında Ankara şampiyonluğunu kazandı.


"Timuçin rahmetli, ben sol içe geçtikten sonra sol açık oynadı. Hacettepe dağıldığı zaman Demirspor’a gitti. Kalecimiz meşhur Deli Hikmet, Beykoz’da da oynamıştı. Arap İlhan, küçük Oktay hepsi rahmetli oldu. İsmet bir ara Beşiktaş’ta sol bek oynadı. Gündüz Tekin Onay’ın yardımcılığını da yaptı. İmam Abdullah. Hayri Ankaragücü’nde de oynadı. Tayyar, Hayri, İsmet Ankaragücü’ne gitti. Gençlerbirliği’ne bir tek ben gittim. Bu kadrodan Timuçin, Hikmet, İlhan, K. Oktay, İsmet, Tayyar vefat etti. Cahit hayatta mı değil mi bilmiyorum."


"Ankara karmasının Ankaragücü sahasında yaptığı bir maçın devre arası. Kramponların çivileri çıkmış, ayağımıza batıyor. Örse koymuşuz, ters taraftan vurup aşağıdaki çivileri yamultuyoruz ki ayağımıza batmasın. O zaman malzemeci filan da yok, herkes kendisi çakıyor. Dinyakos’un yaptığı ayakkabılar en mükemmeli ama toprak sahada oynayınca bir müddet sonra çiviler çıkıyor. Maç bittiğinde soyunma odasına gelirsin, ayağından ayakkabılar çıkmaz çünkü çiviler batmış tabanlarına. Karşındaki arkadaşın ayağından bir çeker, çoraplar kan içinde çıkar. Sen de onunkileri çıkarırsın. Zaten benim hanım bana bazen soruyor, şimdiki futbolun nesini beğeniyorsun diye. Ayakkabıları, futbol topunu, bir de sahayı beğeniyorum." 
1958'de Bükreş'te Romen ordu takımıyla oynayan Ankara karması.

"Ankara Karması için Romanya'da hazırlanan tanıtım afişi. Mustafa Ertan, meşhur Beton Mustafa. Zekai Selli Karagümrük’te oynadı. Ergun sol haf oynardı. Sıtkı Beykoz’un kalecisiydi, o sırada Ankara Muhafızgücü’nde askerdi. Karadenizli Orhan, Beykoz ve Ankaragücü’nde sol bek oynadı. Arnavut İlhan. Orhan Sözeren kaleci. Nevzat Ankaragücü’nde oynardı, çok iyi bir futbolcuydu. Cici Necdet. Kahraman İstanbul’dan gelmişti, Gençlerbirliği’nde santrhaf oynadı."    
Oktay Arıca'nın Hacettepe'de forma giydiği yıllarda Ankara karması oyuncusu olarak unutamadığı maçlardan biri de 1956'da meşhur Macar milli takımıyla yapılan müsabakaydı: "O maçta 4-2 yenildik, ikinci golü de ben attım. Ben ikinci yarıda Hadi Pozan'ın yerine girdim. Bu maçtan sonra Eşfak Aykaç hepimizi İstanbul'da yapılacak maça davet etti. Böylece federasyonun davetlisi olarak İstanbul'a gidip maçı seyrettik. Zaten ilk maça da gitmiştik futbolcu arkadaşlarla kendi imkanlarımızla fakat çok şiddetli kar yağdı, buzlar falan indi. O yüzden maç tehir olunca dönmüştük. Kısmette varmış, tekrar gidip seyrettik. Ankara'daki maçta biz şahane oynadık. Son derece soğuk bir hava olmasına rağmen o kadar çok bilet satılmış ki, 19 Mayıs Stadında sahanın etrafındaki atletizm pistine seyyar tribün koydular. Stadın o zamanki kapasitesi - tam bilmiyorum ama - 15 binse, o buz gibi havada 20 bin seyirci vardı o gün. Benim rahmetli annem babam bile gelmişti. Hiç hayatlarında maça gelmeyenler şu Macarları bir görelim diye gelmişlerdi."

Oktay Arıca'nın futbola başladığı ellili yıllar tüm dünyada WM sisteminin egemen olduğu zamanlar. Her futbolcunun kendi mevkisi var. Ona hangi mevkide oynadığını sorduğumuzda o zaman hakim olan zihniyeti de anlatarak cevap veriyor: "Ben Hacettepe'de genellikle sol açık oynadım. Bizim oynadığımız yıllarda bütün dünyada WM sistemi uygulanıyordu. O sistemde açık dediğin zaman çizginin kenarından ayrılmayan futbolcu akla gelirdi. İki açık sürekli yanlarda ileri geri gitmekten yan hakemlerin yanındaki bölgeyi yol yapmışlardı. Başka hiçbir yere gidemezlerdi. Santrhaf ve iki bekin ileri gitmesi mümkün değil. Santra çizgisine yaklaştıkları vakit, o zaman antrenör filan pek yok, idareciler, 'Geriye, geriye!' diye bağırırlardı. Ben de açık başladım fakat zaman geçtikçe daha tecrübe kazandım herhalde. Başbakan Şükrü Saracoğlu’nun oğlu Aydın Saracoğlu Hacettepe’de genel kaptanımızdı. Futbolu çok severdi. O bana, ‘Sen artık yavaş yavaş çizgiden içeri girip takımı yönetecek duruma geldin. Bundan sonra sol iç oynayacaksın,’ dedi. Böylece 10 numara olduk ondan sonra."

"1950-59 yılları arası oynadığım Hacettepe'den ayrılıyorum. Çünkü takım büyük ekonomik sıkıntıda. Mukavelem bitmiş, eskiden beri takdir ettiğim ve ileri yıllarda çok daha fazla seveceğim bir takıma, Gençlerbirliği'ne transfer oluyorum. Maltepe 14. noterinde yeni takım arkadaşlarım Aykut ve Selçuk'un arasında ve genel kaptan rahmetli Enver Evrensel'in yanında imzayı atıyorum."
"Daha sonra, 1959'da Milli Lig başladı. Hacettepe’nin durumu sarsıldı. Başkanımız Hatay milletvekili Mustafa Deliveli idi. O vefat edince kulüp başkan bulamadı. Hepimiz bir yere dağıldık." Burada sözü Oktay Arıca'dan bir süre alıp Tanıl Bora'ya verelim. "Ankara Rüzgarı"nda, kulüp değiştirme hikâyesi şöyle anlatılmış: "1959'da sözleşmesi sona erdiğinde, Ankaragücü talip olmuştu ona: 'Ancak bizde ailecek Gençlerbirliği'ne karşı bir sempati vardır. Hatta rahmetli babam hep niçin Hacettepe'de oynadığımı sorar, Gençlerbirliği'nde oynasam daha iyi olacağını söylerdi. Ama o zaman Hacettepe'nin de bir popülaritesi vardı, büyük bir patlama yapmıştı, halkın takımıydı. Kısmet orasıymış. Ankaragücü beni isteyince ben dedim ki 'ben Ankaragücü'ne gitmek istemiyorum, teşekkür ederim' dedim ve kendim gittim Kemal Kaya'yı buldum. Kemal Kaya bizim ağabeyimiz, dostumuz, dert ortağımız. 'Kemal abi,' dedim, 'ben Gençlerbirliği'ne gelmek istiyorum'. Kemal abi 'memnuniyetle' dedi. Yani Gençlerbirliği beni istediği için değil ben Gençlerbirliği'ni istediğim için transfer oldum."

1963-64'te Moskova'da Spartak Moskova ile bir dostluk maçı oynayan Gençlerbirliği
takımı. Ayaktakiler (soldan): Abdullah, Faik, Cumali, Aykut, Yüksel, Burhan.
Oturanlar: Ayhan, Zeynel, Ali, Oktay, Oral.
Böylece Oktay Arıca 1960-61 sezonundan itibaren mor-beyazlı formayı çıkarıp kırmızı-siyahlı formayı giymeye başlamış. Hacettepe'deki son yıllarında 10 numara, yani sol iç oynarken yeni takımında farklı mevkilerde oynamış: "Gençlerbirliği’ne geçtikten sonra rahmetli Orhan Şeref Apak’ın jokeriydim. Nerede 6 numara, 10, 4, 8 numara eksikse oraya koyardı. Hatta sağ açık bile oynattı beni. Yani takımı o yapardı. O zaman umumi kaptandı, sonra başkan oldu ama öyle olunca da hiçbir şey değişmedi gene o yapardı takımı." Söz başkanlardan açılmışken bir diğer efsanevi Gençlerbirliği başkanı Hasan Polat'ı sorduğumuzda şunları söylüyor: "Rahmetli Hasan Polat o sıralarda İstanbul’a yerleşmişti. İstanbul’daki her maçımızdan önce soyunma odasına gelip başarılar dilerdi. Maçtan sonra da yenmişsek tebrik eder, yenilmişsek teselli ederdi. Müthiş bir insanlara tesir etme yeteneği vardı, çok iyi ağabeylik yapardı."


"Rahmetli Orhan Şeref Apak o zamanki Gençlerbirliği’nde yepyeni bir forvet hattı yapmıştı. WM sisteminin beşli forveti bu: Gürkan, Özkan, Orhan, Temel, ben. Gürkan iyi bir futbolcuydu, Almanya’ya gitti ve orada oynadı. Türkiye’de fazla oynamadı. Özkan Demirspor ve Gençlerbirliği’nde oynadı. Müthiş topa vuran bir adamdı. Orhan’ı zaten anlatmaya gerek yok. Temel bizim altyapıdan geldi. Çok yetenekli bir futbolcuydu ama futbolu sevmedi, kısa sürede bıraktı. Aslında Orhan Şeref’in yaptığı bu takımda Oktay burada (sol iç - soldan dördüncü) olacak, Zeynel burada (sol açık - soldan beşinci) olacaktı. Ama Zeynel askere gittiği için – o sırada askerler oynayamıyordu – takımda yer alamadı." 
O devirler malum, futbolcuların ad-soyadlarıyla değil lakaplarıyla anıldığı seneler. Oktay Arıca'nın lakabı da Paçoz Oktay. Bu lakabın nereden kaynaklandığını da  "Ankara Rüzgarı" kitabından okuyalım: "Oktay Arıca Gençlerbirliği'nde en verimli yıllarını 1964-1966 döneminde geçirdi. Orta sahada ağır işler görüyor, lakabının da hakkını veriyordu: Paçoz Oktay! Arıca'nın kendisi lakabının kökenini şöyle anlatıyor: 'Hacettepe'de oynadığım dönemlerde, benim Akademi'deki arkadaşım Horvat Aydın vardı, Yugoslav ünlü stoper Horvat gibi çok uzun boylu bir adamdı, onun için Horvat derdik biz ona. Benim o zaman Meksikalılar gibi çok uzun siyah saçlarım vardı, bana 'Panço' diye isim taktı Aydın. Fakat o Panço'yu anlayamadı birçok kişi, Paçoz'a çevirdiler!' "

Gençlerbirliği 1965-66. Ayaktakiler (soldan): Abdullah, İhsan, Ali, Cevdet, Zeynel, Selçuk, Tevfik.
Oturanlar: Oktay, Naci, Faik, Burhan.    
                                                                                                                                                  (Hayat dergisi / Koray Gürtaş arşivi)

Oktay Arıca Gençlerbirliği'nde futbolu bıraktıktan sonra bir süre de amatör futbolcu olarak sahalarda mücadele etmiş. Bunun hikayesini şöyle anlatıyor: "1960’tan 1967’ye kadar Gençlerbirliği’nde oynadım. Askere çok geç gittim. Futbolu 32 yaşında bıraktıktan sonra gittim askere. Muhafızgücü’nde top oynayabilmem için amatör olmam lazımdı. O zaman bir kanun vardı, eğer kulüp müsaade ederse profesyoneller bir kereye mahsus olmak üzere amatörlüğe dönebiliyordu. Kulüp bana müsaade etti. İki sene de Muhafızgücü’nde top oynadım. Bir Ankara şampiyonluğumuz, bir Türkiye ikinciliğimiz var."


1968-69 Ankara amatör şampiyonu Muhafızgücü
takımının kaptanı olarak sahada.


"1969-70 sezon sonu Bolu'da açılan antrenör kursundayız. Federasyon başkanı rahmetli Orhan Şeref Apak, antrenörler cemiyeti başkanı rahmetli Sahir Gürkan ve o devrin birçok eski futbolcusu: Necmi, Sabahattin, Kuzman (BJK), Şeref, Ogün (FB), Oktay, Tevfik (G.Birliği), Gündüz Tekin Onay."

Yazımızın başında belirttiğimiz "canlı tarih" mevzuuna dönelim. Oktay abi artık hayatta olmayan ve halen yaşayan birçok Ankaralı futbolcudan bahsettikten sonra şunları söylüyor: "Gençlerbirliği’nde bana canlı tarih derler. Kulübe geldiğimde rahmetli Orhan Şeref Apak başkandı. Yedi-sekiz sene orada top oynayıp, askere gidip döndükten sonra kulüpte yardımcı antrenörlük, antrenörlük, teknik direktörlük derken epey bir süre geçirdim. Bütün bu görevleri de bıraktıktan sonra İlhan Cavcav’ın ilk başkan olduğu sene yönetime girdim. Yönetimde epey çalıştım. Sonra divan kuruluna geçtim. Şimdi de divan kurulu başkan yardımcısıyım. Yani 1950’den beri Ankara futbolunun içindeyim, 1960’tan beri hem Ankara futbolu hem de Gençlerbirliği kulübünün içindeyim."

Gençlerbirliği 1983-84 kadrosu. Ön sırada sol başta Oktay Arıca ve yanında başkan
İlhan Cavcav görülüyor. Onun yanındakiler genel kaptan Ekrem Üstündağ ve
idari menajer Yüksel Doğanay. O. Arıca ve İ. Cavcav'ın arkasında (mavi eşofmanlı)
kısa bir süre önce vefat eden Enver Ürekli görülüyor.
                                                                                                       (Ankara Rüzgarı)
Sohbet keyifli ama artık bitirmek zorundayız. Vedalaşırken Oktay abi tembih ediyor: "Bir daha Ankara'ya gelmeden iki-üç gün önce bana haber ver. Buradaki eski futbolcuları ayarlayayım, onlarla görüş."


                                                                (Kayhan Arıca)


                                                                       (Kayhan Arıca)