30 Ocak 2014 Perşembe

Ayfer Elmastaşoğlu - Büyük Altaylı

Dört kardeştiler ve dördü de usta futbolcuydu. En büyükleri Enver uzun yıllar İzmir’in Demirspor takımının formasını terletti. İkinci kardeş Nail uzun yıllar Altay’da oynadıktan sonra Altınordu’da futbolu bıraktı. Üçüncü kardeş Ayhan Altay’da parladıktan kısa bir süre sonra Galatasaray’a transfer oldu. Kardeşlerin en küçüğü Ayfer ise daima Altaylı olarak kaldı. Yirmi yıldan fazla formasını terlettikten sonra antrenör olarak da kulübüne hizmet etti. Altay’a hem oyuncu hem çalıştırıcı olarak Türkiye Kupası şampiyonluğu yaşattığı gibi, ilk kez düştüğü 2. Ligden ertesi sezon 1. Lige çıkmasını sağladı. Efsane kelimesinin sıradan hale getirildiği bugünlerde o gerçek bir Altay efsanesiydi. Altaylı dostumuz Orhan Berent’le birlikte bu yaşayan efsaneyle futbolculuk ve antrenörlük günlerini, Altay’ın durumunu konuştuk.


Elmastaşoğlu kardeşler Balkan kökenli bir ailenin çocukları olarak Alsancak’ta doğup büyüdüler. Belki iyi birer futbolcu olmalarında babaları Bekir Sıtkı beyin Selanik’teki öğrencilik günlerinde atletizmle uğraşmasının da payı vardı. Ayfer Elmastaşoğlu çocukluk yıllarını ve futbola başlamasını şöyle anlatıyor: “Alsancak bizim kendi muhitimiz. Ben burada doğup büyüdüm. Buraya eskiden Mesudiye Caddesi denirdi (bugünkü Kıbrıs Şehitleri Caddesi). Biraz ileride Elmastaşoğlu Apartmanı var, 1944 yılında orada doğum. Yani Altay’ın göbeğinde doğup büyüdüm denebilir. Futbola Altay’ın minik takımında yedi-sekiz yaşında başladım. Zannederim ilkokulun ikinci sınıfındaydım. Sonra ortaokula gittiğimde A genç takımında oynadım. 1955’te lisansım çıktı; 1977’de futbolu bıraktığıma göre yirmi iki yıl forma giymişim Altay’da. Ondan sonra teknik direktörlük hayatım başladı.”


“Vahap Özaltay ile birlikte 1957’de İzmir genç karması olarak Balıkesir’e gittik. Rahmetli Vahap Hoca beni sol açık oynattı. Ben orta saha gibi oynuyordum, istemedim, ‘Oynamayacağım ben,’ dedim. Daha çocuk yaşta sayılırdık. Valizimi alıp İzmir’e dönmeye kalktım. Bölgede çalışan biri ‘Ne yapıyorsun, ceza yiyeceksin,’ diye beni uyarınca kaldım. Hocamız beni yine sol açık oynattı. Vahap Hoca çok yumuşak bir insandı, iyi hocaydı da aslında. Fakat ben o sinirle ilk maçta atıldım. O yüzden uzun müddet genç milli takıma seçilmedim. Genç karma finalleri için Antalya’ya gittik. Göztepe kalecisi Ali yedekti o zaman. Bizim Altaylı Remzi oynuyordu kalede. Antrenörümüz rahmetli Lütfü Tamer’di. İyi oynamamıza rağmen biz ikinci olduk. Ankara takımı da iyiydi.”

Genç milli takımda ayakta sol başta.
Genç Ayfer bir süre zorluk yaşasa da sonunda milli formayı kaptı. 1962 yılında Romanya’da yapılan Avrupa Gençler Şampiyonasında genç milli takım oyuncuları arasında yer aldı:  “Genç milli takımla Avrupa dördüncüsü olduk. Bizim grupta İspanya, Fransa, Macaristan gibi çok kuvvetli takımlar olmasına rağmen yarı finale çıktık. Onursal Uraz, Abdullah Çevrim, rahmetli Gode Cengiz, Ankaragücü kalecisi Aydın o kadrodaydı. Genç milli takımdan sonra amatör milli oldum. 1963’te Napoli’de düzenlenen Akdeniz oyunlarına katıldık. Finalde İtalya’ya 3-0 yenilip ikinci olduk. Ardından ümit milli ve A milli formayı giydim. Milli takımda fazla oynayamadım çünkü İzmir’den fazla oyuncu almıyorlardı.”

Ayfer Elmastaşoğlu (sol başta oturan) ve Altay genç takımı.
                                                                                  (Altay Spor Kulübü arşivi)
Milli takımın yanı sıra Altay’da da çok genç yaşta forma giyme fırsatını yakalamıştı: “Altay 1959-60’ta ligi sonlarda bitirdiği için Bursa’da oynanan baraj maçlarına katılmıştı. Ben kadroya ilk kez orada girdim ama oynamadım. Bir yandan da Altay genç takımında oynuyordum. 1961’de ilk kez Türkiye şampiyonu olduk. Necdet, Aytekin, Feridun gibi isimler genç takımdan yetişti. Rahmetli Zinnur genç takıma geldi, oradan hemen A takıma girdi. O zamanlar Altay bir kolej gibiydi, altyapısına önem verirdi. Zor günleri çok çabuk aşan bir takımdı. O zamanlar pek altyapıya önem veren kulüp yoktu.  Kulübümüz Ege çevresindeki sporcularla ayakta durdu. Önceki jenerasyonda az oldu belki ama bizim jenerasyon ve bizden sonra gelenler, Mustafa Denizli’ler, Mithat’lar elli yıl taşıdı Altay’ı. Ayrıca İstanbul kulüplerinden kovulan bütün futbolcular burada hayat buldu.”
Ayfer Altay’da forma giymeye başladığı sıralarda kardeşlerin en büyüğü Enver futbolu bırakmıştı. Diğerleri aynı dönemlerde futbol oynamakla birlikte üçü bir arada aynı formayı giyememişti: “Üç kardeş hiç bir arada oynamadık. Nail’le Ayhan Altay’da beraber oynadı. Sonra Ayhan Galatasaray’a gitti. Ben Nail’le beraber Altay’da oynadım. Ayhan’la milli takımda beraberdik. Yalnız onunla Galatasaray’a gitmeden önce İzmirspor sahasında yapılan bir genç takım maçında birlikte oynamıştım.”

                                                                                                             (Fotospor)

Altay’da oynadığı mevkileri, kulübün maddi koşullarını, kendisine gelen transfer tekliflerini tek tek sorduğumuzda hepsini sakin üslubuyla anlatıyor: “Altay’da çeşitli mevkilerde top oynadım. 4, 6, 8, 10 numaralı formaları giydim. Hatta takıma ilk girdiğimde 11 numarayı giydim. Takıma ilk girdiğimde maaşlar 300 liraydı. Sonra 500, daha sonra 750 lira oldu. Bıraktığım sırada 1000 lira olmuştu. Ben Altay’da oynarken diğer takımlardan çok teklif geldi ama o zamanki sistemde kulüp bırakmazsa, kolay kolay gidemiyordun bir yere. Ayhan ağabeyim amatör olduğu için Galatasaray’a gitmişti. Zaman zaman cüzi paralar karşılığı makbuz imzalatmışlardı. Altay para istediği zaman Galatasaray vermeyince Mazhar Zorlu itiraz etti. Onun üzerine Ayhan amatörlüğü ihlalden altı ay ceza aldı. Ben de Beşiktaş’a gidecektim. O zaman bu cezanın süresini üç yıla çıkarmışlardı, gidemedim. Daha sonra Galatasaray ve Fenerbahçe de istedi ama olmadı. İki senelik mukavele yapılıyordu o zaman, süre bitiminde kulüplerin iki sene daha uzatma hakkı vardı. İki kez öyle yaptılar mı oluyordu sekiz sene. Takıma ilk girdiğimde kaptan Bayram Dinsel’di. O bıraktıktan sonra Kazım Yıldız kaptan oldu. Ondan sonra kısa bir süre Varol’a verildi. Bir sene rahmetli sağ bekimiz Yılmaz kaptanlık yaptı, ondan sonra da ben kaptan oldum. Ben sakatlandığım zaman Tanzer devraldı.”


Ayfer Elmastaşoğlu futbol yaşamının başlangıcı sayılabilecek 1964 yılında üç yıl gibi ağır bir ceza almıştı. Bu olayın ayrıntılarını bize şöyle anlattı: “Ankara’da bir Ankaragücü maçımız vardı. (10 Mayıs 1964’te Ankaragücü’nün Altay’ı 1-0 yendiği maç). Bayram abiye, (Bayram Dinsel) ‘Beni oynatma kasığım çok ağrıyor, yere basamıyorum’ dedim. ‘Oynayacaksın,’ diye ısrar etti. Hakem Ahmet Bagatır’dı. Aleyhimize penaltı verdi. Penaltıyı Selçuk attı. Onunla genç milli takımda beraberdik. Nereye atacağını bildiğim için Varol’a söyledim. Attı penaltıyı, Varol kurtardı. Hakem tekrarlattı, bir daha kurtardı. Bunun üzerine bir daha tekrarlattı ve gol oldu. Kazım Abi ve diğerleri hakemin etrafını sardılar tabii. Ben de o sırada aradan geldim, ‘Ne yapıyorsunuz hocam?’ filan derken ayağım herhalde ayağına vurmuş. Attı beni oyundan. Bir de hakeme fiili tecavüz diye rapor tutmuş. Önce ebedi boykot cezası verdiler, sonra üç seneye indirdiler. Ama ben genç milli takımda öne çıktığım için geleceği olan bir futbolcu gözüyle bakılıyordum. Zamanın spordan sorumlu bakanı Malik Yolaç cezamı dokuz aya indirdi. Ondan kısa bir süre sonra da af çıktı zaten. Yani toplam üç buçuk veya dört ay oynayamadım. Ertesi sezonun üçüncü maçında Altınordu ile oynayacaktık. Af kararının resmi gazetede yayınlanmasını son ana kadar bekledik. Karar imzalanınca ben de o maçta oynama imkânı buldum. Hatta resmi gazeteyi arayıp bulmaları yüzünden maç biraz geç başladı.”

                                            (Yeni Asır)
Genç, amatör ve ümit kademelerinde çok kez milli forma şansı bulmasına rağmen A milli formayı sadece üç kez giyebildi. Resmi karşılaşmalardaysa, sadece 1971’de İzmir’de Polonya’yı 1-0 yendiğimiz maçta oynama fırsatı buldu. Bunda formunun yüksek olduğu bir dönemde geçirdiği sakatlığın rolü büyüktü: “1966-67 sezonunun başında hazırlık için Bulgaristan’a kampa gitmiştik. Form grafiğim çok yüksekti o zaman. Orada ağır bir sakatlık geçirdim. O zaman hem ümit hem A milli takıma çağırılmıştım. Danimarka’da 0-0 berabere kaldığımız maçta çok iyi oynamıştım. Almanya ile yapılan ümit milli maçta yirmi dakika oynayabildim, sonra yerime Galatasaraylı Uğur girdi. Çarşamba günü de Moskova’da Rusya maçı vardı. Orada oynayamadım, benim yerime Beşiktaşlı Faruk oynadı. O zamanlar başarılı olan kadroları pek bozmazlardı. O sakatlık yüzünden uzun süre milli takımda yedek kaldım. Eskiden milli takımda İstanbul tekeli vardı ama 1. Lig kurulduktan sonra yavaş yavaş kırılmaya başladı. Mahalli ligde kendi içinde kapalı kaldığın zaman hiç almıyorlardı. Sonra Göztepe ve Altay’ın başarısı sayesinde İzmir’den de oyuncu çağırıldı.”


Oyunculuğu döneminde en büyük başarıyı 1966-67 sezonunda Türkiye Kupasını kazanarak yaşadı. Altay o tarihten sonra da kupayı kazanma fırsatını yakalamakla birlikte bu başarıyı tekrarlayamadı. Kupayı 1968’deki finalde Fenerbahçe’ye, 1972’deki finalde Ankaragücü’ne kaptırdı. Ayfer Elmastaşoğlu o günleri şöyle anlatıyor: “1967’de Göztepe’yle oynadığımız kupa finalinde takım kaptanımız Varol’du. Maç berabere bitince kura atışı yapıldı. Kura atışına o gitmedi, bizden Aydın ile Göztepe’den Nihat katıldılar. Sonuçta biz kazandık. Kupa mücadelesinde daha az maç yapıldığı için Altaylı yöneticilerin hedefinde hep Türkiye Kupasını kazanmak vardı. Fener’e finalde kaybettiğimiz zaman ben ordu milli takımındaydım. İzmir’deki maça izin alıp gelecektim ama Yunanistan’la yapılan maçta kavga çıktığı için yöneticimiz Albay İsmail Hakkı Güngör beni bırakmadı.” 1972’deki finalde kupayı kaybettikten sonra Ankaragücü kalecisi Aydın’ı omuzlarına aldıkları fotoğrafı hatırlatıyoruz. Büyük bir tevazu içinde, “O zamanlar öyleydi,” diyor. “Rakip olmak ayrı, düşman olmak ayrıdır. Şimdi insanlar birbirine düşman oluyor, birbirini bıçaklıyor, öldürüyor. Rakipler birbirini tamamlar, seyirciyi stada çeker. Ama kavga edersen seyirci de azalır.”

1967'de kazanılan Türkiye Kupası.
Altay’ın Türkiye Kupası dışında en iddialı olduğu dönem 1. Ligin 1969-70 sezonuydu: “1969-70 sezonunda bir ara şampiyonluk için Fenerbahçe’yle çekiştik. O zaman iki puanlı sistem vardı. Sezonun ilk yarısını lider kapadık. Beşiktaş’ı yendik, ardından İstanbul’da Galatasaray’ı yendik fakat kendi sahamızda üst üste Eskişehir ve Demirspor maçlarını 1-1 berabere bitirdik. Hele Demirspor maçında belki elli tane gol kaçırdık. O maçlar dönüm noktası oldu. Yine o sezonun ikinci yarısında idmanda sakatlandığım için dört maçta oynayamadım ve ligi üçüncü bitirdik.”


Birlikte çalıştığı hocaları sorduğumuzda şunları anlatıyor: “Gündüz Kılıç yenilikleri takip eden bir antrenördü. Her sene birkaç ay Avrupa’ya gider, yenilikleri yerinde takip ederdi. Onunla idman yaparken insan keyif alırdı. İnsan olarak da çok kibar biriydi. Teodorescu akıllı bir insandı. İnsanla rahat diyalog kurabilen bir antrenördü. Ben o zaman takım kaptanıydım. Bazı oyuncular hakkında fikir teatisinde bulunurduk. Mesela o zaman Cihat çok formdaydı. Deplasmanda bir İstanbulspor maçı oynayacaktık. Ben onun daha faydalı olacağını söyleyince oynattı onu, nitekim Cihat’ın da attığı golle maçı 3-1 kazandık. Teodorescu’nun zamanında ligi üçüncü bitirdik.”

Ayfer Elmastaşoğlu’nun futbolculuk hayatında yaşadığı en talihsiz olay ayağının kırılması yüzünden uzun bir süre futbola ara vermesiydi: “1974’te ayağım kırıldı ve sakatlığım uzun sürdü. O zaman tedavi yöntemleri çok gelişmemişti. Bir sene top oynayamadım. Ayağım üç ay alçıda kaldı. Ondan sonra Ömeragiç geldi. Bana yanlış çalışma programı uyguladı. Ayağım alçıdan yeni çıktığı için incecikti, beni atlayıp zıplatan idmanlar yaptırdı. Bir ara düzeldim, iyiydim. Galiba Fenerbahçe’yle bir hazırlık maçı yapacaktık. İdmanda şut atarken bir lif arızası oldu. Çabuk iyileşeyim diye iğne yaptılar, o zaman iltihap kaptı. O yüzden bir operasyon daha geçirdim. O yüzden bir sene, hatta daha uzun süren bir sakatlığım oldu.”


Sezon açılışında kaleci Tanzer ile.
En verimli çağında sakatlanan Ayfer yaşadığı bu talihsiz olayın ardından eski güzel günlerine kavuşamadı. 1974-75 ve 1975-76 sezonlarında takımının formasını fazla giyme fırsatı bulamadı.  1977’de jübilesini yaptıktan sonra takımına antrenör olarak hizmet etti: “Necdet Niş takımı çalıştırdığı sırada yardımcılığını yaptım. (Burada belirtmemiz gerekir ki Altay, tarihinin en başarılı sonuçlarından birini alarak ligi ikinci kez üçüncü sırada tamamlamıştı). Sonra bıraktım, iş hayatıyla uğraştım. Demir ticareti yaparken Tekel’de bir müdür abimiz vardı. Onun hatırını kıramayıp amatör kümede oynayan Tekelspor’u çalıştırdım. Takımı şampiyon yaptım. O zaman 3. Lig yoktu. Baraj maçlarından 2. Lige çıkma şansı doğmuştu ama ikinci yarıda Altay’ın başına geldim. 1979-80 sezonuydu, Türkiye Kupasını kazandık. Hem oyuncuyken hem antrenörken iki kere kupayı aldım.”

1983-84 sezonunda Altay bir sene aradan sonra
tekrar Türkiye 1. Ligine dönmüştü.
Ayfer Elmastaşoğlu futbol tarihimizde ilk kez görülen bir başarıya imza attıktan sonra, Altay’ın zor günlerinde bir kez daha işbaşı yaptı ve takımı düştüğü 2. Ligden hemen 1. Lige çıkardı: “Antrenörlüğe başladıktan sonra iş hayatına atıldım. O yüzden antrenör diploması almamıştım. Diplomalı olan Coşkun Süer’le birlikte çalıştık. 1983-84 sezonunda Altay’ı şampiyon yaparak 1. Lige çıkardık. Ertesi sezon göreve devam ettik. Sezonun ilk yarısında iyi bir performans sergilemiştik. O dönemde kaleci Can’ı kadro dışı bırakmıştım. Yönetim benim muhalefetime rağmen vaktinden önce affedince istifa ettim. Coşkun Süer’i de üç hafta sonra görevden alıp yerine Ömeragiç’i getirdiler. O sezon takım kümede kalmayı son hafta başarabildi. Altay’ı çalıştırırken Turgut’u ben bulmuştum. Umurbey sahasında bir seçme yapmıştım. İki yüz elli kişi geldi. O kadar insan içinden bir tek Turgut’u beğenmiştim. Altay’ın dışında Buca’da, Menemen’de, Marmaris’te çalıştım.”

Yeni Asır okurlarının oylarıyla Ege'de
yılın sporcusu seçilmişti.
Söz dönüyor dolaşıyor, Altay’ın eski yöneticilerine geliyor: “Eski idareciler çalışkan insanlardı ama geleceği düşünmediler. O gün, o an ne gerekiyorsa onu yaptılar. Altyapı genişletilip tesisleşme tamamlansaydı takım kolay kolay düşmezdi, düşse bile çabuk çıkardı. En iyi Altaylı Mazhar Abidir. Maddi manevi çok çalıştı Altay’ın menfaatlerini korumak için. Ben futbolu bıraktığımda, Mustafa Denizli’nin kaptan olduğu dönemde Altay yine üst sıraları zorluyordu ama politikaları güzel değildi. Yanlış işler yapıldı. Bu yanlış işler Altay’ı her geçen gün geriye götürdü. Bir düştü çıktı, onun önemini kavrayamadı. Biz bunları idarecilerle konuştuk, iyi bir takım kurun dedik. O zaman Altay 1. Ligde İzmir’i temsil eden tek takımdı. Eskiden Altay Akhisar’a hazırlık maçı yapmaya gittiği zaman daha Manisa il sınırında davul zurnayla karşılarlardı. Söke, Aydın gibi yerlere gittiğimiz zaman da öyleydi. Seyirciyi toparlayacak bir kadro lazımdı. Genç nesil başarıya bakar. Trabzonspor gibi şampiyonluğu kovalayacak bir ekip lazımdı. Bir şampiyonluk yakalansa ondan sonra İzmir’deki bütün gelecek nesiller Altaylı olacaktı. Evet, Göztepe köklü takım, Karşıyaka köklü takım ama gençlik ona bakmıyor ki. Bizim oynadığımız zamanlarda Göztepe’nin bir minibüs seyircisi vardı. O başarılı döneminden sonra koca bir taraftar kitlesine sahip oldu. Hizmet yapana saygı göstermek lazım ama hizmeti de doğru yapmak lazım. Koşturuyorsun, para veriyorsun ama bunu doğru yapmak lazım. Kulüp üç ailenin peşine takıldı. Üç aile öldü, Altay da bitti. Tabandan gelecek insan yok, yatırım yok. Zamanında tesis yapılmadı.”

Mazhar Zorlu ile.
Ayfer Elmastaşoğlu çok küçük yaşlardan itibaren formasını giydiği Altay kulübüyle özdeşleşmiş bir isimdi. Ne yazık ki bugünlerde yüzüncü yılını yaşayan bu köklü camia ona yeterince vefa göstermemişti. Altay kulübü Orhan Berent’in ifadesiyle yaşayan efsanelerine gereken önemi vermiyordu. (Bu konudaki yazısı için bkz: http://orhanberent.blogspot.com.tr/2013/02/efsane-kaptan-ayfer-elmastasoglu.html)


Son sözü jübilesini yaptığı gün onun için bir veda yazısı kaleme alan büyük usta Gündüz Kılıç’a bırakıyoruz: “Yeşil sahalarımızdan zevkle seyredilecek bir futbolcu daha eksiliyor… Bu ayrılışa üzülmemek elde değil. Fakat ben asıl onun gerçek büyüklüğü tam anlamı ile anlaşılmadan kireçli çizgileri terk edişine üzülüyorum. Altay kulübünün antrenörlüğünü yaparken Ayfer’i yakından incelemiştim. Böyle bir futbolcunun bütün futbol tarihimizde zirveleşenlerin arasına rahatça girebileceğini söyleyebilirim. Olağanüstü bir top kontrolü ve oyun kavrayışı vardı onda. Ancak türlü nedenlerle bu yeteneklerini yeteri kadar sahaya dökemediğini de iddia edebilirim. … Onunla beraber çalıştığım günleri hatırlıyorum da, güzel bir eser okur, nefis bir müzik dinler gibi seyrederdim o şahane hareketlerini, o akıl almaz top cambazlıklarını.”




23 Ocak 2014 Perşembe

Aydın Sümer - Bir Zamanlar Beykoz Vardı

Beykoz Çayırı, Kelle İbrahim’den başlayıp Galatasaray’a transfer olan kaleci Nihat Akbay’a kadar nice Beykozlu futbolcunun yetiştiği yerdir. Bu tarihi çayırın huzur verici ortamında top oynayarak büyüyen gençler Beykoz kulübünün doğal futbolcu kaynağını oluşturuyordu. Kulüp bu kaynak sayesinde 1920’li yıllardan Milli Ligin başladığı 1959’a kadar İstanbul Liginde istikrarlı durumunu korudu. Üç büyükler gibi şampiyonluğa oynama iddiası olmamakla birlikte düşme korkusu da yaşamadı. 


Aydın Sümer işte bu parlak günleri yaşayan futbolcuların son temsilcilerindendi. 29 Haziran 1935'te Beykoz Çayırının yanı başındaki bir evde dünyaya geldi. Babası Çanakkale Savaşında tarihi bir rol üstlenen Nusret mayın gemisinde başgedikli olarak görev yapmış ve İstiklal madalyası kazanmıştı. Aydın Sümer dört kardeşin ikincisiydi. En küçükleri Metin de onun gibi Beykoz’da futbola başlamış, Zonguldakspor’da oynamaya devam ederken geçirdiği ağır sakatlık yüzünden erken yaşta futbolu bırakmak zorunda kalmıştı.

Aydın Sümer (sağda) annesi, babası ve
ağabeyiyle birlikte görülüyor.
Metin Sümer, “Babamız top oynamamıza kızardı,” dediği çocukluk günlerini şöyle anlatıyor: “Sümerbank’tan bir ayakkabı alındığı zaman onu en az iki bayram giymek zorundaydık. Malzemecinin eski diye attığı ayakkabıları biz iki buçuk lira vererek alırdık. Kramponlar düşer, yamula yamula koşardık Şeref Stadında. Aydın ağabeyim takımdaki oyuncular için on beş günde bir bana para verir, ‘Git Dinyakos’a krampon yaptır,’ derdi. Dinyakos’un dükkânına her gidişimde hep ayakkabılara bakardım. O zamanlar otuz dokuz numara giyerdim. Bir gün dayanamadı sordu, ‘Paşam kaç paran var?’ diye. ‘Hiç param yok ama sen bunu kaça satarsın?’ diye sordum. ‘Otuz beş lira ama sana yirmi beşe veririm,’ dedi. O ayakkabıyı aslında Lefter’e yapmış ama ayağını sıktığı için almamış. Ayakkabıyı bir giydim, hayatımda giydiğim ilk düzgün ayakkabıydı, terlik gibiydi. Hatta çayırda Rauf abiye filan gösterdim, onlar da ‘çok güzel’ diye beğendiler. Giydiğim en güzel ayakkabı oydu. O zamanlar bir Dinyakos, bir de Gabay vardı.”

Beykoz çayırında amatör takımı çalıştıran
ve sonradan hakem olan Yaşar Nurten ile.
Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Beykoz Çayırı bütün semt delikanlılarının doğal futbol sahasıydı. Pazar sabahları saat sekizden itibaren Beykoz’un minikleri oynamaya başlar, ardından ilçenin Onçeşme, Ortaçeşme gibi ne kadar semt takımı varsa maçlar yapar, akşam beşten itibarense profesyonel takımın hazırlık maçı oynanırdı. İşte böyle bir ortamda büyüyen Aydın Sümer’in babasının karşı çıkmasına rağmen futboldan uzak durması imkânsızdı. Hatta futbolla da yetinmemiş, delikanlılık yıllarında kulübün kürek takımında dümencilik yapmış ve yüzme yarışlarına katılmıştı.

Beykoz kulübünün her şeyi olan ünlü
futbolcu Kelle İbrahim ile birlikte.
Metin Sümer, “Beykoz çayırında herkes top oynardı ama Beykoz profesyonel takımına girmek bir meseleydi, oraya herkes giremezdi,” diye açıklıyor o kadar aday arasından takıma yükselmenin güçlüğünü ama Aydın Sümer henüz on altı on yedi yaşlarında amatör takımda yer almayı başarmıştı. Takıma ilk girdiğinde sağ içte oynuyordu.  A takıma yükselmesi fazla uzun sürmedi ve ilk kez 1954-55 sezonunda İstanbul Profesyonel Küme maçlarında yer aldı. Beykoz’un simgesi haline gelmiş futbolculardan Gazanfer Olcayto henüz futbolu bırakmamıştı. O sezon Aydın Sümer kendi yaşının iki katı büyük bu efsane futbolcuyla aynı takımda top koşturdu. Oynadığı başarılı futbol dikkat çekince İstanbul genç karmasına ve genç milli takım aday kadrosuna seçildi.

Beykoz takımı 1954-55 sezonunda Şeref Stadında. Ayaktakiler: Katır Nusret,
Gazanfer Olcayto, Levon, Hilmi, İsmet, Naylon Halil. Oturanlar: Dikran,
Ekrem, Aydın, Ziya, Ekerbiçer.
Aydın Sümer hırslı futbolcu kişiliğiyle takımın değişmez elemanı oldu. Sağ içten önce sağ hafa geçti. Ardından Rauf’un Ankara Demirspor’a gitmesiyle birlikte sağ beke geçti ve futbolu bırakana kadar bu mevkide oynadı. Metin Sümer ağabeyinin oyunculuğunu şöyle anlatıyor: “Futbol oynarken hırçınlaşırdı. Zeynel’e en korktuğun bek kimdi diye sormuşlar, Aydın demiş. O zamanlar bugünkü gibi sarı ve kırmızı kart uygulaması olsa ikimiz de herhalde on beşinci dakikada atılırdık.”

Bolu'da birlikte yedek subaylık yaptıkları Zeki Müren
tarafından adına imzalanan fotoğraf.
Aydın Sümer savunmada oynadığı ve o dönemde savunma oyuncuları fazla ileri çıkamadığı için lig maçlarında sadece iki gol atabilmişti. İlginç olan durum bu iki golün de aynı maçta atılmasıydı. 1959-60 sezonunda Beykoz Altınordu’yu 6-3 yenerken, Aydın biri kafayla biri penaltıdan olmak üzere iki gol atmıştı. Bir maçta da kendi kalesine gol kaydetmişti. Kardeşi Metin Sümer o golü şöyle anlatıyor: “Kaleci Sıtkı geri pası istemiş, ağabeyim pası vermiş ama o sırada Sıtkı açıldığı için gol olmuştu. Golden sonra Sıtkı’yı neredeyse boğacaktı.”

1959'da bir Beykoz-Fenerbahçe maçı. Fotoğraftakiler soldan itibaren:
Günay Kayarlar, Ziya Baydar, Şeref Has, kaleci Sıtkı, arkada Can Bartu,
Aydın Sümer ve en sağda Lefter.
Altmışlı yılların özellikle ilk yarısında Anadolu’nun birçok şehrinde çeşitli amatör takımların birleştirilmesiyle oluşturulan il takımları henüz kurulmadığından, İstanbul’un birçok semt takımı Milli Ligde yer alabilme fırsatı buluyordu. Beykoz da bu takımlardan biriydi. Aydın Sümer’in kardeşi Metin’in anlattıkları o dönemde henüz bu semt takımı havasının muhafaza edildiğini gösteriyor: “Maça giderken bütün malzemeler kocaman bir sandığın içine konurdu. Rahmetli Kelle İbrahim’in peşine takılırdık. O malzeme sandığıyla en azından on kişiyi bedava içeri sokardı. Hepimiz bedava gireceğiz diye sandığın dibinden tutarak onun peşine takılırdık.”
Beykoz’daki Sümerbank kundura fabrikası, kulübün doğal sponsoru gibiydi. Futboldan kazandıkları para bugünlerle kıyaslandığında çok cüzi kalan Beykozlu futbolcuların hemen hepsi aynı zamanda bu fabrikada çalışıyordu. Altmışların ortalarında Anadolu kulüpleri birer birer kurulmaya başlayınca semt kulüplerinin rekabet gücü iyice azaldı. Çok küçük bütçelerle tutunmaya çalışan kulüpler birer birer yeni kurulan Türkiye 2. Liginin yolunu tuttu. Bir iki kez düşmenin eşiğinden dönen Beykoz da bu gelişmeye daha fazla dayanamadı ve 1965-66 sezonunda 2. Lige düştü.

Beykoz'a büyük emeği geçmiş üç isim bir arada. Soldan: Şirzat Dağcı,
Bahadır Olcayto, Aydın Sümer.

Aydın Sümer Beykoz formasını en son 1963-64 sezonunda giydi ancak kulübüyle ilişkisini asla koparmadı. 1968’de düzenlenen antrenör kursunu tamamlayıp diplomasını aldıktan sonra teknik direktör olarak kulübüne hizmet vermeye devam etti. Bu ilişki çeşitli fasılalarla uzun yıllar devam etti. Beykoz dışında Beyoğluspor ve Boluspor’u çalıştırdı. Kulüp ne zaman zor duruma düşüp bir teknik direktörün görevine son verse onu göreve çağırdı. O da her zaman tereddüt etmeden kulübünün yardımına koştu.  3. Lige düşen takımı 2. Lige çıkarmayı başardı.

Vefa Stadında şampiyonluk sevinci.
Gün geldi şartlar değişti, serbest piyasanın rekabetine dayanamayan Beykoz kundura fabrikası kapandı. Bundan sonra Beykoz kulübünün tutunacak bir dalı da kalmadı. Özel bir şirketin sponsorluk çabası bir kısım semt sakininin tepkisiyle karşılaşınca bu girişim başlamadan bitti. Basiretsiz ve beceriksiz yöneticiler kulübü gittikçe zayıflattı ve sonunda yüz yılı aşkın maziye sahip Beykoz amatör kümeye düştü.


Aydın Sümer 1991 yılında yaşadığı rahatsızlık sonucu felç geçirdi. Buna rağmen normal yaşamını sürdürmek için büyük mücadele verdi. Beykoz’un futbol ve basketbol maçlarını takip etti. Fakat yaşadığı talihsizlikler bitmedi ve 2008 yılında geçirdiği trafik kazası sonucu kalça kemiği kırıldı. Kırığın mesaneye yakın olması yüzünden ameliyat edilemeyince sağlık durumu giderek bozuldu. Beykoz’da doğup büyümüş, Beykoz’dan başka takımın formasını giymemiş olan Aydın Sümer 15 Aralık 2013’te yaşama veda etti. Son yolculuğuna tabutunun üstüne konulan Beykoz formasıyla çıktı.

Beykoz kulübünün yüzüncü yıl yemeğinde eşi ve oğluyla.

19 Ocak 2014 Pazar

Muhterem Ar - Vefa ve Altınordu

Onun adı dikkatimi ilk kez bundan beş altı yıl önce, eski gazetelerin spor sayfalarını incelerken çekmişti. “Başkasının 40.000 lirası yerine kendi kulübümün 10.000 lirası benim için kâfidir” başlıklı bir haber vardı. Bu haberin yazıldığı ellili yıllarda profesyonellik yarım yamalak da olsa artık yerleşmişti. Dolayısıyla sadece forma aşkıyla mücadele etmek mazide kalan bir kavramdı. Buna rağmen, o yıllarda Vefa’da oynayan Muhterem Ar, daha büyük teklifleri reddederek kulübünde kalmayı yeğliyordu.  Nitekim bir başka gazete haberinde daha önce ön anlaşma imzaladığı İstanbulspor’un verdiği 10 bin lirayı iade ettiği yazıyordu.


Muhterem Ar beş çocuklu bir ailenin ikinci çocuğu olarak 1935’te İzmit’te dünyaya geldi. Babası Tekel fabrikasında gece bekçiliği yapıyordu. Bir yandan ailenin maddi durumunun iyi olmaması, bir yandan sürmekte olan İkinci Dünya Savaşının yarattığı yokluk dolayısıyla sokaklarda top oynayarak ayakkabılarını eskitmesi babasını çok kızdırıyordu. O günlere ait unutamadığı bir olayı şöyle anlatıyor: “Bir gün yine top oynadığım sırada ayakkabının üzeri gitti. Akşam eve geldiğimde babam, ‘Ayakkabılarını getir göreyim,’ dedi. Ayakkabıların halini görünce çok sinirlendi, beni ayaklarımdan bağlayıp ağaca astı.”

Babasının aldığı sert tedbirler küçük Muhterem’in futbol aşkını söndüremedi. Hatta küçük kardeşi Nedim de futbolcu oldu ve daha sonra Bursa’nın ünlü amatör kulübü Güvenspor’un formasını giydi. Muhterem bir yandan okuyor, bir yandan futbol oynuyordu: “Ortaokulda okurken bir yandan da Seka kâğıt fabrikasında stajyer olarak çalışıyordum. Aynı zamanda sporla haşır neşirdim. O zamanlar Seka’da spora büyük önem veriliyordu. Kağıtspor Türkiye’nin önde gelen kulüplerindendi. Ben futbolun dışında basketbol, voleybol, hatta boks bile yaptım. Fiziğim güçlü olduğu için hepsinin üstesinden geliyordum.”



Güçlü fiziğinin yanında çok esnek bir vücuda sahip olduğu onun şu anısından anlaşılıyor: “Bir gün İzmit’te biz sahada idman yaparken yüksek atlamacılar da idman yapıyordu. Çıtayı sıçrayıp yatarak geçiyorlardı. Ben geldim, makasla geçtim. Ondan sonra çok ısrar ettiler yüksek atlamayla uğraşmam için ama futbol sevgisi ağır bastı.” Nitekim daha on altı on yedi yaşlarında İzmit’te o dönemin ünlü kulübü ve geleceğin Kocaelispor’unda harcı bulunan Baçspor’da oynamaya başladı.


Baçspor’un Beşiktaş’la yaptığı bir maç sırasında sergilediği performans onun İstanbul’a gitmesini sağladı. Beşiktaş kulübü yöneticileri bu genç futbolcuyu Akaratler’deki kulüp binasında ağırladılar. “Akaratler’de futbolcuların yattığı spor salonunda kalıyordum. Gece bütün futbolcular dışarı çıkıyor ve geç saatlerde dönüyorlardı. Ben ürküyordum, o yüzden onlar dönene kadar dışarıda bekliyordum.”

Muhterem Ar Beşiktaş’ta oynama hayaliyle İstanbul’a gelmişti ama takımın Ali İhsan Karayiğit, Eşref Özmenç ve Nusret Ülük’ten oluşan haf hattı çok kuvvetliydi. Üstelik bu futbolcular en verimli çağlarını yaşıyorlardı, daha birkaç yıl formalarını bırakmaya niyetleri yoktu. Muhterem’i İzmit’ten tanıyan Tahtabacak lakaplı ünlü Vefalı futbolcu İsmet Yamanoğlu ona “Beşiktaş’ta harcanırsın, sen en iyisi Vefa’ya gel” teklifini yaptı. Böylece Vefalı olan Muhterem Ar yeni kulübünün formasını ilk kez 7 Mayıs 1955’te Adalet’le oynanan Atatürk Kupası maçında giydi.

Muhterem Ar Vefa’da santrhaf olarak görev yaptı. O dönemin futbol sisteminde santrhaflar en önemli mevkilerden birini işgal ediyordu.  Hava toplarını kesmek, santrforları tutmak onların göreviydi. O dönemdeki performansını şöyle özetliyor: “Türkiye’de benden kafa topu alan yoktu. Metin Oktay dahil en yükseğe sıçrayan bendim, bir tane top vermezdim.” 300 lira maaşla top koşturduğu Vefa’da İtalyan Giovanni Varglien, Galip Haktanır, Sabri Kiraz gibi hocalarla çalıştı. “İstanbul’a geldikten bir müddet sonra geceleri dışarıda dolaşmaya başlayınca Sabri Kiraz beni evinde kampa almıştı.”


Vefa’daki ikinci sezonunda askere alınan Muhterem Ar ordu milli takımına seçildi. 1958’de Hollanda ve Fransa’daki dünya şampiyonası maçlarında yer aldı. Askerden dönüşünde A milli takımın aday kadrosuna seçildi, ancak maçlarda forma giyemedi. Şubat 1959’da başlayan Milli Ligde Vefa’nın grubunu Galatasaray’ın ardında averajla ikinci sırada bitirmesinde pay sahibi oldu. O sezon takımın kaleci Baskın Soysal,  Arif Dökel, Rahmi Denizöz, Tahtabacak İsmet Yamanoğlu, Pırpır Nejat, Hilmi Kiremitçi gibi iyi bir kadrosu vardı.  

Bir Vefa-Galatasaray maçı. Kale içinde Galatasaraylı İsfendiyar ve
hemen arkasında Muhterem görülüyor. Metin Oktay muhtemelen topa
kafayı yapıştırmış, kaleye girişini seyrediyor.

Muhterem Ar, Milli Ligde Vefa formasıyla bir sezon daha mücadele ettikten sonra başka bir şehrin, başka bir takımın yolunu tuttu. Birkaç yıl önce, “Kulübümün 10.000 lirası benim için kâfidir,” demesine rağmen artık evlenmiş, yuva kurmuştu. Hayat şartları onu geleceği düşünmeye zorluyordu. Birkaç sezon önce Vefa’da oynayan Altınordu kaptanı Bülent Esel İstanbul’a gelerek onu İzmir’e götürmek istediğini söyledi. O yıllarda sık görülen kaçırma olaylarına meydan vermemek amacıyla İzmir’de uçaktan inince hemen kulüp başkanı Candoğan Sakaoğlu’nun arabasına binip uzaklaştılar. Sonuçta Muhterem Ar 25.000 lira transfer ücretiyle 1960-61 sezonundan itibaren Altınordulu oldu. Bu transfer ücretiyle aldığı arsa belki İzmir’e temelli yerleşmesini sağlamıştı: “Bülent Esel vasıtasıyla Altınordu’ya transfer olduğumda iyi bir transfer parası aldım. Buca’da öğretmen evleri vardır. Oradaki bütün evler 400 metrekare bahçe içindedir. Ben o zaman gittim oradan 7.350 liraya arsayı aldım. Satan adam aldığım transfer ücretini duyunca tren yoluna kadar olan bütün araziyi vermeyi teklif etti. Orada altı yedi tane daha ev yapılacak kadar yer vardı, istemedim. Aldığım arsaya üç katlı ev yaptım.”


Altınordu’da hem santrhaf hem sağ bek ve sağ haf olarak oynadı. Bülent Esel’in futbolu bırakmasının ardından takım kaptanlığına getirildi. 1964-65 sezonunda son kez forma giydikten sonra futbolu bıraktı. Topa gerilmeden çok sert vurabilme becerisi sayesinde takımın bütün penaltı ve frikiklerini o kullanıyordu. Bu konuda oldukça ilginç iki anısını şöyle anlatıyor:


“İzmir’de oynadığımız bir Altınordu-Beşiktaş maçında penaltı kazandık. Takımda penaltıları ben atıyordum. Bacağımı kalçadan çok kuvvetli salladığım için atış sırasında gerilmezdim ve toplara çok sert vururdum. Bu yüzden kaleciler topu hangi köşeye atacağımı anlayamazdı. Beşiktaş’ın kalesinde Özcan Arkoç vardı. Vefa’da birlikte oynadığımız için bu özelliğimi iyi biliyordu. O yüzden benim dikkatimi dağıtmak için çeşitli hareketler yaptı. Kale içine girip ağları filan çekiştirdi. Bunu uzatınca ben de gerçekten kızdım. Öyle bir şut çekeyim ki aklı başına gelsin diye ceza sahası dışına kadar çıktım. Topa öyle hızlı vurdum ki, top üst direğe çarpıp orta sahaya kadar geldi ve Süreyya’nın önüne düştü. O da ileride bekleyen Şenol’a pas attı. Bizim kalecimiz Sefer, ‘Bu nasıl olsa gol atar,’ diye beni tebrik etmek için ileriye çıkmış. Şenol bundan istifade edip golü attı.” (29 Eylül 1962, Altınordu 0 – Beşiktaş 2)


“Bir keresinde de İstanbul’da Galatasaray’la oynuyorduk. Durum 0-0 berabereydi. 70. dakikada bir faul atışı kazandık. Pozisyon ceza sahasının epey dışındaydı. Metin Oktay, Turgay’a baraj kuralım mı diye sordu. Turgay kaleye uzak diye baraj istemedi. Biraz gerilip vurdum, top doksana takıldı. Maçı 1-0 kazandık.” (18 Nisan 1964, Galatasaray 0 – Altınordu 1)

Altınordu kulübünün simgesi olan Sait Altınordu, altmışlı
yıllarda takımdaki futbolcularla birlikte görülüyor. Muhterem
Ar onun karşısında. Onun arkasında Yılmaz Dinçer, Nehir
Çetintaş, Mümin Özkasap ve Melih Garipler (ayaktaki).

Futbolu bıraktıktan sonra antrenörlük hayatı başladı. İlk çalıştırdığı takım 3. Ligde mücadele eden Çanakkalespor’du. Burada idman maçlarında iyi performans sergileyince birçok maçta antrenör-oyuncu olarak yer aldı. Çanakkale’den sonra tekrar kulübüne döndü. Altınordu 1968-69 sezonuna futbol tarihimizde önemli bir yeri olan ünlü çalıştırıcı Eşfak Aykaç’la başlamıştı. Ne var ki sezon ilerledikçe Altınordu düşme potasına girdi ve ligin bitimine altı maç kala Eşfak Aykaç’ın görevine son verildi. Onun yerine göreve getirilen Muhterem Ar üç galibiyetle takımı ligde tutmayı başardı.



Sivasspor, Nevşehirspor gibi takımları çalıştırdıktan sonra Kocaelispor’da görev yaptı. 2. Ligde mücadele eden takım 1976-77 sezonunda çok parlak bir çıkış yaparak Türkiye Kupasında yarı finale kadar yükseldi. Yarı finalde rakip, o sezon ikinci kez lig şampiyonluğu yaşayan Trabzonspor’du. Kocaelispor İzmit’teki ilk maçta rakibini 1-0 yenme başarısını gösterdi. Rövanşta 5-0 yenilerek elenmesine rağmen bu yarı final maçları kulüp tarihinin unutulmaz olayları arasında yerini aldı.


Muhterem Ar Kocaelispor’dan sonra zor günler geçiren kulübüne bir kez daha döndü. Bir sezon önce 3. Lige düşen Altınordu’yu 1978-79 sezonunda tekrar 2. Lige çıkardı. Ardından Aydınspor ve Bilecikspor’u çalıştırdı. Son olarak Kuşadası’na yerleşip altyapı hocalığı yaparak minik yıldız adaylarını yetiştirdi.

 
2013 Mart'ında Altınordu kulübü tarafından bir lig maçında konuk edilen
Muhterem Ar'a, futbol oynadığı yıllarda giydiği 5 numaralı forma
hediye edildi. (www.altinordu.org.tr)

Muhterem Ar, kırklı yıllardaki unutulmaz Vefa kaptanı Muhteşem Kural'ın
adını taşıyan oğlu Muhteşem'le.


6 Ocak 2014 Pazartesi

Fikri Elma - Ankara'nın Kralı

En büyük talihsizliği Metin Oktay’la aynı yıllarda futbol oynamasıydı. Metin şampiyonluğa oynayan bir takımda yer alırken kendisinin Ankara Demirspor gibi mütevazı hedeflere sahip bir kulübün santrforu olması onun açısından bir diğer talihsizlikti. Gol krallığında her sezon zirveye yarışmasına rağmen Ankara’da olduğu için İstanbul basını tarafından genellikle göz ardı ediliyordu. Genç milli takımla Avrupa şampiyonasına katılmış, ancak iki defa aday kadroya çağrılmasına rağmen A milli formayı hiç giyememişti. İnternette onun hakkındaki bilgiler kıt ve birkaç satırı geçmiyordu. 1961-62 sezonunun gol kralı olması dışında ayrıntılı bir bilgiye rastlanmıyordu. Bütün bunlar Fikri Elma hakkında bir yazı yazmayı kaçınılmaz kılıyordu. 1999 yılında, henüz 65 yaşındayken vefat ettiğinden onunla ilgili en doğru bilgileri verecek kişiyle, kardeşi İzzet Elma ile görüştük. İzzet Bey de ağabeyi gibi futbolun içinde yaşayan biri. 1984’ten beri spor bürokrasisinin birçok kademesinde çalışmış. Gerek Ankara ili, gerek genel müdürlük, gerek futbol federasyonu düzeyinde ceza kurullarında görev almış, süper lig maçlarında hakem gözlemciliği yapmış. Halen Spor Genel Müdürlüğü Ankara ceza kurulu başkanlığını sürdürüyor.


Öncelikle Fikri Elma’nın nasıl bir ortamda doğup büyüdüğünü, futbola nasıl başladığını, hangi şartlarda top oynadığını merak ettiğimizden İzzet Elma o yılları bize ayrıntısıyla anlattı: “Fikri Elma 1934 yılında Ankara’da Saimekadın semtinde doğdu. Evimiz küçük bahçesi olan bir gecekonduydu. Babamız Devlet Demiryollarında çalışıyordu. Toplam beş kardeştik biz, üç erkek, iki kız. Fikri ağabeyim ailenin ikinci çocuğuydu. İlkokulu bitirdikten sonra okumadı. Çocukken mahallenin bakkalında çalışırdı. Fakat aşağıda top sahasında maç varsa, dükkânı bırakır kaçardı. Onun dışında su satardı, tatlı satardı. Büyük ağabeyim Abdülkadir, ‘Harçlığı çıksın diye alıp ona verirdik ama hep kendisi yerdi,’ diye anlatırdı. Rahmetli tatlıyı çok severdi, bakkaldaki beyaz helvayı kendisi yiyip bitirirdi. Fiziği çok güçlüydü, belki de bu tatlı düşkünlüğünden kaynaklanıyordu.”

“1949’da Pınarspor adlı amatör ligde mücadele eden semt takımında oynamaya başladı. Abdülkadir ağabeyim de o kulüpte yöneticiydi. Aslında babam top oynamamıza kızardı.  Bu yüzden Pınarspor’da ondan habersiz oynuyordu ve ayakkabısı olmadığı için çıplak ayakla oynuyordu. O zaman altı lastik keten ayakkabılar vardı. Onunla topa birkaç kez vurdun mu lastik ayrılıverirdi. Madeni telle sarardık ayakkabılarımızı. Saimekadın’da o zaman şimdiki gibi yapılaşma yoktu, arsaya iki taş koydun mu kale olurdu, her taraf top sahasıydı.”

Karagücü fomasıyla.
“1952-53 senesinde genç milli takıma seçildi. İdarecilerin dediğine göre 19 Mayıs Stadının dışındaki sahalarda yapılan antrenmanlarda çıplak ayakla oynuyormuş. Güçlü, kuvvetli bir yapısı vardı. Çıplak ayakla oynarken genç milli takıma seçilen oyuncu diye bahsederlerdi ondan. Belçika’daki Avrupa şampiyonasında üçüncü oldular. Üçüncülük maçını İspanya’yla yaptılar. İlk yarıyı 2-0 yenik kapadılar. İkinci yarıda üç gol atarak maçı 3-2 kazanmamızı ve dünya üçüncüsü olmamızı sağladı. Sulhi Garan o zaman basın mensubu olarak fotoğraf çekiyormuş. Ağabeyimin anlattığına göre üçüncü golü atınca fotoğraf makinesini havaya fırlatıp sevinçle sahaya girmiş. Makine kırılmış tabii.”

Burada araya girip bu takımın oluşması için büyük emek harcayan, yıllarca genç milli takım sorumluluğunu üstlenerek yüzlerce genci Türk futboluna kazandıran Cihat Arman’a sözü bırakalım. Bu büyük kaleci 3 Eylül 1969 tarihinde Fikri’nin jübilesi için Milliyet gazetesindeki yazısında o günlerden şöyle bahsetmiş: “Belçika’ya gidecek kadroyu seçmiştik. Bu kadroya seçilenler arasında bir de Ankaralı genç vardı ki adı Fikri Elma idi. Saf, temiz ve sempatik Anadolu çocuğu Fikri. Kendini hemen arkadaşlarına sevdirmiş, kampta en alaka çeken genç olmuştu. Yolculuğa çıkarken bütün sporseverler ve basın bu yolculuğumuzdan endişe ile bahsetmişler ve gitmemenin daha hayırlı olacağını ileri sürmüşlerdi. Ama kimse bilmiyordu ki kadroda Türkiye’ye üçüncülük kazandıracak olan bir genç vardı ve o da Ankaralı Fikri idi.”

Demirspor'daki ilk yıllarında (ayakta sağdan ikinci).

Genç Fikri milli takımla birlikte yaşadığı bu başarının ardından İstanbul ve Ankara kulüplerinin ilgi odağı oldu. Askere gittiği zaman Karagücü takımına seçilmesi de sürpriz olmadı. Bünyesinde üst düzey liglerde oynayan futbolcuları da barındıran askeri takımlar, cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Türk futbolu için önemli bir kaynak olmuştu. Kadrosunda Beton Mustafa, Rıdvan Bolatlı, sonradan Adana Demirspor’da ünlenecek olan Füze Selami gibi birçok iyi futbolcu bulunan Karagücü 1956 yılında Türkiye Amatör Şampiyonu oldu, özel maçta Fenerbahçe’yi 2-1 yendi. İşte Fikri Elma da bu güçlü kadronun oyuncusu olarak 1955-56 yıllarında Ordu milli takımına seçildi. Turgay Şeren, Kadri Aytaç, Seyfi Talay, Rober Eryol, Ali Beratlıgil, Burhan Sargın, Coşkun Özarı, Akgün Kaçmaz gibi profesyonel oyuncuların bulunduğu bu takım da A milli takım kadar güçlü bir kadroya sahipti. İzzet Bey Fikri Elma’nın şaka yapmayı seven bir kişiliğe sahip olduğunu belirtip askerlik yıllarına ait şu anısını anlatıyor: “Askerliğini yaparken Karagücü şampiyon oluyor. Takımın sorumlusu olan paşa bunlara yemek veriyor. Ağabeyim paşayla karşılıklı oturuyormuş. İçki içmezdi. İçtiği zaman da ne yaptığını bilmezdi. Yemek yerken ikide bir paşanın burnuna doğru ‘zzzz’ diye parmağını götürüp dokunuyormuş. Birkaç kez tekrarlayınca paşa kızmış tabii ve üç gün oda hapsi vermiş.”

Ordu milli takımının bir kampı. Ayaktakiler geleceğin İzmirspor ve Göztepe
kalecisi Seyfi Talay, Karagüçlü Fikri ve Yaşar. Oturanlar Galatasaraylı
Saim Tayşengil, Rober Eryol, Kadri Aytaç ve Karagüçlü Mustafa Ertan.
Fikri Elma’nın askerlik sonrası yaşamını yine kardeşi İzzet Bey’den dinleyelim: “Askerliği bitince Demirspor’a girdi. Devlet Demiryollarına memur olarak girmişti. Babamız da demiryolcuydu.  Genç milli takımdan dönünce İstanbul kulüpleri onu çok istemişti. Özellikle Fenerbahçe ve Beşiktaş çok istedi. Beşiktaşlı yöneticilerin — ki içlerinde Sadri Usuoğlu da vardı, evimize kadar geldiğini hatırlıyorum. Babam demiryolcu olduğu için göndermedi. Zaten babam bizim fazla uzaklaşmamızı istemezdi, ‘Gözümün önünde olun da ne yaparsanız yapın,’ derdi. Abdülkadir ağabeyimse onun İstanbul’a gidip başarılı olmasını istiyordu. Uçak biletini ayarladı, ‘Eline bu kadar imkân geçti, git İstanbul’da oyna,’ dedi. Fakat bu sefer Demirsporlu yöneticiler ‘Babanı işten çıkarırız’ diye tehdit ettiler. Babam çalışıyor, biz beş kardeşiz, ağabeyim daha yeni işe girmiş; o şartlar altında İstanbul’a gidemedi ve 1969 senesinde futbolu bırakana kadar Demirspor’da kaldı.”


1956-57 sezonundan itibaren Demirspor formasını giymeye başladı Fikri Elma. Demirspor o tarihlerde Ankara’nın en kuvvetli takımlarındı. Nitekim Milli Lig’den önce son kez düzenlenen 1958-59 Ankara Profesyonel Ligi şampiyonluğunu kazandı. Genç Fikri de Demirspor formasıyla Ankara liginde üç sene üst üste gol kralı oldu. O yılları İzzet Bey şöyle anlatıyor: “Ağabeyim 3.500 lira mukaveleyle Demirsporlu oldu. 57 senesinde Bahçelievler’de bir daire almıştı, onu bile ancak krediyle alabildi. Yani o aldığı transfer parası bir ev parası etmiyordu. Milli lig kurulmadan önce üç sene Ankara mahalli liginde gol kralı oldu. 1961-62 senesinde de Milli Ligin gol kralı oldu. O zaman hep Metin Oktay’la çekişiyorlardı. Tabii Metin Galatasaray’da oynadığı için daha avantajlıydı. O sezon Palermo’ya gidince ağabeyim gol kralı oldu. İşin enteresan yönü o sezon Demirspor ligden düştü. Sonra demiryolu teşkilatı gidip zamanın başbakanı rahmetli İnönü ile konuştular, düşme kaldırıldı o sezon. Fakat küme düşen takımın futbolcusunun gol kralı olması çok enteresandı, belki dünyada başka örneği yoktur.”

1958-59 sezonu Ankara gol kralı olarak
kupasını Aydın Köker'den alıyor.
Bu gerçekten ilginç bir ayrıntıydı. Demirspor o sezon kırk iki gol atarken Fikri Elma tek başına bu gollerin yarısını kaydetmişti. Buna rağmen Demirspor küme düştü. Fakat daha sonra sık sık tekrarlanacak olan bir siyasi müdahale gerçekleşti ve devrin başbakanı İsmet İnönü’nün oluruyla o sezon küme düşme kaldırıldı. Böylece Fikri ve takımı 1. Ligde oynamaya devam etti. Her transfer döneminde başka kulüplerin gündeminde olmasına rağmen Demirspor’dan kopamadı. Bu konudaki bir örneği İzzet Bey şöyle açıklıyor: “Orhan Şeref Apak bir transfer sezonunda, ‘Ben İstanbul’a gidiyorum, sakın Demirspor’la mukavele yapma, gelir gelmez seni Gençlerbirliği’ne alacağım,’ dedi. O İstanbul’a gitti, ağabeyim 15.000 liraya Demirspor’da kaldı.”

Onun futbolculuğunun öne çıkan özelliklerini kardeşi anlatıyor: “Topa çok sert vururdu, ceza alanı dışından çok şut çekerdi. Onun dışında kafa vuruşları çok sertti. Sadece sol ayağı zayıftı. Sağ ayağıysa çok kuvvetliydi.  Göztepe’nin şaşaalı döneminde Ali Artuner’e üç gol atmıştı. Ali o sırada milli takıma alınmıştı. Ceza alanı dışından vurduğu volelerle atmıştı golleri. Çocukluğunda çıplak ayakla oynamasının sayesinde vuruyordu o sert şutları. O zamanın deri topları çok ağırdı. Bir iç lastiği vardı, o şişirilir sonra deri bağcıkla bağlanırdı. Yağmurlu havalarda o deri bütün suyu çeker, gülle gibi ağırlaşırdı. Herkes topa dümdüz veya burun vururdu. Mesela Adana Demirsporlu meşhur Füze Selami vardı. Karagücü’nde ağabeyimle beraber oynadılar. Onun havada topa burun vurduğunu gördüm. Santra yuvarlağı civarlarında vurayım diye kaleye bakardı. Ağabeyimse hiç burun kullanmadan onun gibi sert vururdu. Hatta bir defasında arkadaşlarının söylediğine göre vurduğu top direkten dönmüş, kafasına çarpmış ve onu yere düşürmüş.”

İki kral bir arada.
Fikri Elma da 1964 senesinde kendisiyle yapılan bir röportajda nasıl çok gol attığı sorulduğu zaman şu cevabı vermiş: “Sahada çalıma ehemmiyet vermem. Ayağıma top geldi mi kaleyi görürüm. Ne kadar çok şut atarsam gol yapmak şansım o kadar fazlalaşıyor.” Unutamadığı goller sorulduğu zaman şunları söylemiş: “Göztepe’ye voleyle attığım üçüncü gol, … İstanbulspor maçında Sabih’in görmediği sol volem, Necmi’ye 30 pastan frikikten, Turgay’a aut çizgisi üzerinden, Fenerbahçe kalecisi Selahattin’e 40 pastan attığım gollerle 1954’te İspanyol gençlerine attığım galibiyet golünü unutamam. İki kafa golümü kaleciden dönen topa yapıştırdığım vole golüm takip etmiş ve 3-2 galip vaziyete yükselmiştik.”


Sağlam fiziği sayesinde o yıllarda futbolcuların belası olan menisküs gibi ciddi sakatlıklar geçirmemiş, ancak bir maçta kaburgaları kırılmıştı. Bu olayı İzzet Bey şöyle anlatıyor: “Beykoz’la 19 Mayıs stadında bir lig maçı yapıyorlardı. 65 ila 70’nci dakika civarı, havadan bir top geldi. Beykoz’un kalecisi sonradan Galatasaray’a giden Nihat Akbay’dı. Nihat ve ağabeyim birlikte topa yükseldiler. Nihat’ın iki dizi birden çarpınca ağabeyim yere düştü ve kalkmadı. Ben onun öyle yattığını hiç hatırlamazdım. Uzun süre uğraştılar, sonunda kalkıp oyuna devam etti. Yirmi dakika kadar oynadı ve maç bitti. Ben eve gittim, o kulübe gidip giyinip eve gelecek diye bekliyorum. Akşam oldu gelmez, o zaman evlerde telefon bile yok. Sonra bir haber aldık ki Demiryolu hastanesine kaldırılmış. Meğer o şarj sırasında Nihat’ın dizleri çarpınca kaburgaları kırılmış, oradan böbreğe gelmiş. Böbrek neredeyse parçalanacak haldeymiş. Maç bitince daha soyunma odasına gidemeden yere yığılmış, onun üzerine hastaneye kaldırmışlar. Bugünün futbolcularına bakıyorum, yanından geçiyorsun neredeyse menisküs oluyor. Oysa o kırık kaburgayla maçı tamamlamış. Hastanede epey kaldı. Onun dışında menisküs gibi ciddi sakatlıkları olmadı.”

1959-60 sezonunda Milli Lig'i beşinci bitiren Demirspor. Fikri Elma ayakta,
sol başta. Kaleci Pire Mehmet, yanında Süreyya ve Erkan Kural.
Sol başta oturan Celal Torkal.
Fikri Elma 1968-69 sezonu sonunda, yani gol krallığında çekiştiği Metin Oktay’la aynı günlerde futbolu bıraktı. Ne var ki Ankara’da yapılan jübile maçında Beşiktaş’la oynanmasına rağmen seyircinin yeterince ilgi göstermemesi büyük hayal kırıklığı yarattı. Gazeteler Beşiktaş’a ödenen masraf düşüldükten sonra hasılattan Fikri’ye hiç para kalmadığını yazdı. Bunun üzerine futbol oynadığı sırada ona hak ettiği ilgiyi göstermeyen İstanbul basını seferber oldu. Ayrıntılarını kardeşi şöyle anlatıyor: “Jübilesini Beşiktaş’la yaptı. Beşiktaş kulübü o zamanın parasıyla 45.000 lira tutarındaki masrafı istemişti. O da kabul etti. Güzel bir organizasyon oldu Ankara’da. O zamanlar meşhurdu, Nilüfer Koçyiğit programa gelmişti buraya. Ondan rica ettik, başlama vuruşunu yaptı. Hatta enteresandır, tribündeki kalabalığı görünce ‘Ben utanırım çıkamam’ diye çekindi önce, fakat sonra ikna ettik. Fakat jübile maçından hasılat olarak fazla bir şey kalmadı. Gazetelerin yazdığı gibi borçlu çıkmadı ama Beşiktaş’ın masrafı ödendikten sonra ağabeyime az bir para kaldı. O zaman gazeteci Mete Akyol ile Ankaragücü’nün ‘Kova Nuri’ lakaplı eski kalecisi Nuri Özakyol çaba harcadılar. Mete Akyol ağabeyimin yakın arkadaşıydı ve o zamanlar Milliyet’te yazıyordu. Onun vasıtasıyla Milliyet spor müdürü Namık Sevik ve diğer spor yazarları devreye girdiler. Sonuçta bir jübile maçı daha yapmaya karar verdiler. O zaman Eskişehirspor’un çok kuvvetli zamanıydı. Eskişehir’de bir jübile daha yapıldı. TCDD genel müdürlüğü Ankara’dan özel bir tren tahsis etti ve maça gitmek isteyenleri ücretsiz olarak götürüp getirdi. Maça Lefter, Can, Cihat Arman, Kadri Aytaç, Metin Oktay, Şükrü Gülesin gibi Türkiye’nin bütün şöhretli futbolcuları geldi ve güzel bir jübile maçı oldu.”

Eskişehir'deki jübile

“Jübilesinden bir sene sonra o zaman 2. Ligde oynayan Kastamonuspor antrenörlük yapmasını istedi. Bunun üzerine Kastamonu’ya gitti. Antrenörlük yaparken bir sene de defansta görev yaptı. Bu olay da bugüne dek yazılmamıştır. O zaman 2. Lig kulüplerinin durumu iyi değildi. Soyunma odasını sobayla ısıtıyorlardı. O şartlarda iki sezon orada kaldı ve sonra Ankara’ya döndü. Kastamonu’dan döndükten sonra Demirspor’da üç-dört sene menajerlik, kulüp müdürlüğü yaptı. Fakat ondan sonra maçlara hiç gitmedi. Bazen ‘abi gel maça gidelim, vakit geçiririz,’ derdim, ‘Kimi seyredeyim, bunlar futbolcu mu? Yatıyorlar, yerden kalkmıyorlar,’ derdi. Seyahatler sırasında hiç uyumazdı. Menajerken Demirspor’un bir İskenderun deplasmanı vardı. Daha buradan yola çıkmadan böbrek sancısı başlamıştı. Yolda bol su içmiş, o zamanın otobüs ve yol şartları malum, sallana sallana taş düşürmüş. Arkadaşları da anlatırdı, şoförle hep konuşup uyumamasını sağlarmış.”


“Demiryollarından emekli olduktan sonra seksenli yıllarda Gençlerbirliği kulübünde görev aldı. İlhan Cavcav aslen Mamaklıdır. Orada un değirmenleri vardı. Amcasının oğlu Cevat Hacettepe’de kalecilik yapıyordu. Amcası Tayyar Cavcav da Galatasaray’da forma giymişti. Ağabeyimle tanışıyorlardı. ‘Bize gel, kulüp müdürlüğü yap’ teklifinde bulundu. Böylece on yedi sene boyunca Gençlerbirliği kulüp müdürlüğünü yaptı. Onun döneminde kulüp tesislerinde ilk çim saha yapıldı. Çevresiyle ilişkileri, benim belediyeci olmam gibi faktörler sayesinde kulübe maddi bir yük oluşturmadan güzel bir saha yapıldı. Sağ olsun İlhan Cavcav daha sonra onun yaptırdığı sahaya adını verdi.”

Yapımında emeğinin geçtiği sahaya ölümünden kısa bir süre sonra isminin
verildiği törende Fikri Elma'nın eşi, kızı ve kardeşi, İlhan Cavcav'la birlikte. 

“1997 senesinde bir gece evde yatağından kalkmış, pat diye yere düşmüş. Belinde ağrı varmış. Hemen Gazi hastanesine kaldırmışlar. Konulan teşhis kemiğe vuran bir kanser türüydü. Bütün hocalar seferber oldu ama kemik olunca çok çabuk yayıldığı söylendi. Kulüp olsun, çevresi olsun bayağı ilgilendiler, tedavisinde kusur olmadı ama hastalık epey ilerlemişti. Sene 1999 oldu, hastalık artık beyne kadar geldi. Kasım ayında vefat etti.”

Fikri Elma kısa sayılacak ömrüne yüzlerce maç ve bir Milli Lig gol krallığı sığdırdı ama daha önemlisi herkesin saygıyla hatırladığı onurlu bir isim bıraktı.