31 Ağustos 2013 Cumartesi

Feridun Öztürk - Altaylı Feridun

Feridun Öztürk son derece kısa sayılabilecek futbol yaşamına karşın Altay’ın en güçlü dönemi olan 1960’lı yıllarda santrfor olarak bu takımın unutulmaz isimleri arasında yer aldı. Yirmi yedi yaşındayken futbolu bıraktığında kariyerine kısa süren Galatasaray ve Gençlerbirliği maceralarını da sığdırmıştı. İzmirli futbol tarihçisi Orhan Berent’le birlikte kendisiyle görüşüp futbolculuk yıllarını dinledik:

“19 Ekim 1945’te Aydın’da doğdum. Hakkı Gürüz getirdi beni Altay’a. Aydın Lisesinde okuyordum. Bizim okul takımının orada bir şampiyonluk maçını idare etmişti. Finalde Ortaklar Öğretmen Okulunu 6-1 yenmiştik. O maçta yüksek ateşle oynamama rağmen beş gol attım. O zamanlar yatılı okuyordum, bir yurtta kalıyordum. Güven Önüt de Aydın Sanat Okulunda okuyordu. Oradan İzmirspor aldı onu. Altay’a geldiğimde lise ikiyi bitirmiştim. Sonra idman ve maçlar yüzünden devamsızlık yaptım, lise üçü bitiremedim. Bir buçuk sene genç takımda oynadım. Türkiye gençler şampiyonu olduk. Ayfer, Necdet, Sezen Kadıoğlu bizim takımdaydı. Birinci takıma ilk giren o oldu, sonra İzmirspor’a gitti. Bizim öncümüz o oldu. Altay A takımının Nail, Varol, Gönen, Coşkun, Demirspor’dan gelen Osman, Bayram Abi gibi oyunculardan oluşan iyi bir kadrosu vardı. Biz Türkiye şampiyonu olunca Nail, Coşkun, Gönen gibi yaşı ilerlemiş oyuncuları serbest bıraktılar. Onların çoğu Ülküspor’a gitti.”

 
“Ben on altı – on yedi yaşında birinci takımda oynamaya başladım. Rıdvan Bey bana, ‘Sana üç bini peşin dokuz bin lira vereceğiz,’ dedi. Kalan altı bin lira iki taksit halinde verilecekti, tabii o da oynarsam. Neyse ben oynadım da, aldım kalan altı bin lirayı. İki sene sonra uzatma oldu, ücret on beş bin liraya çıktı. Bunları nereden hatırlıyorum derseniz, mukaveleleri duruyor. Rahmetli Sabahattin, emeklilik işlemlerim için federasyondan mukaveleleri getirtmişti. Altay’da Erdoğan Tözge’yle, Galatasaray’da Selahattin Beyazıt zamanı, Doktor Ali Uras’la atmışız imzaları.”


“Altay’da 4-3-3 oynardık. Kalede Varol vardı, bekler Yılmaz ve Numan’dı. Sonra Numan Fenerbahçe’ye gidince Zinnur geldi. Enver Katip, Ali Rıza santrhaftı. Orta saha Mahmut, Ayfer, Behzat; sağ açık Aytekin, santrfor ben, sol açık Mustafa Denizli’ydi. Ondan evvel Aydın Yelken vardı. Bu takım uzun süre gitti, zaman zaman gelen giden oyuncular olsa da kadro fazla değişmedi. Yedi veya sekiz sene Altay’da oynadım.”
Altmışlı yıllarda top koşturan oyuncularla yaptığımız sohbetlerin değişmez unsuru olan zamanın maç, saha, ayakkabı, top gibi koşullarını Feridun Öztürk’le de konuşuyoruz: “Maç günü ilk on biri otelde açıklıyorlardı. Önce formaları, sonra üstüne eşofmanları giyiyorduk. Beşer kişi taksilere binip stadın yolunu tutuyorduk. Cumartesi- Pazar üst üste maç yapardık. Hatta bazen Çarşamba günleri de maç yapardık. Oyuncu değiştirme yoktu. Kadro on altı oyuncudan oluşurdu. Bir futbolcunun on birde oynamaması en büyük cezaydı. Sonradan haftada bir maça inmesi bizim için çok güzel oldu. Daha sonra kaleciden başlayarak iki oyuncu değiştirme hakkının tanınması da olumlu bir gelişmeydi.”

                                                                                     (Fotospor)
“İzmir’de meşhur Ahmet Şamar vardı kramponları imal eden. Maça çıkarız, on dakika sonra o çiviler çıkardı. Hem ağlarsın, hem bağırırsın, devre arasında ağır bir cisim bulup çivileri çakarsın. Standart Liege ile kupada karşılaşmıştık. Belçika’ya gittiğimizde altı plastik bir ayakkabı aldım. Dönünce İzmir’de Mersin İdman Yurdu ile oynadığımız maçta giydim ilk kez. Koşmak istiyorum, olduğum yerde sayıyorum, patinaj yapıyorum. Durmak istiyorum, kayıyorum. Ayağıma çivi de girse Ahmet Şamar ayakkabısıyla oynarım dedim. Toprak sahada oynamaya alışmışız, çim sahada oynadığımız zaman yirmi dakika sonra bitiyordum. Ankara’da 19 Mayıs stadının zemini çimdi. Ankara’ya gideceğimiz zaman Şirinyer’de NATO’nun tesisi vardı. Orada çok iyi bir çim saha vardı, o sahada antrenman yapardık. O zamanlar maçtan önceki gün idman için stada sokmazlardı. Doğrudan maça çıkardık. Yağmur yağdığı zaman ayakkabıların ağırlığı üç kiloya çıkardı. Topların durumu da aynıydı. Varol degaj yaptığı zaman top santra çizgisini bir metre ya geçer ya geçmezdi.”
“İstanbul’da oynadığımız bir Fenerbahçe maçında burnum kırıldı. Bir pozisyon sırasında aniden dönünce Yılmaz Şen’le burun buruna çarpıştık. Burnum kırılınca oyundan çıktım. Kırık yere dikiş attılar. Maç bitiminde soyunma odasına Orhan Cura geldi. ‘Kırık yere dikiş atılır mı?’ diye bağırıp çağırdı. Sadece ağzım ve gözlerim açıkta kalacak şekilde bütün yüzümü sargıyla yapıştırdı. O dikiş yüzünden burnumda hafif bir yamukluk kaldı.”

Altay: Mahmut, Necdet, Yılmaz, Metin Kurt, Aydın Yelken, Varol.
Ayfer, Zinnur, Aytekin, Enver, Feridun.
“İlk zamanlarda yirmi – yirmi beş dakika çok iyi oynuyordum, ondan sonra ayağıma kramp giriyordu. Henüz oyuncu değiştirme uygulaması yoktu. Bir gün Mithatpaşa’da Galatasaray’la oynuyorduk. Kramp girdi. Rıdvan Burçetin kenarda oturuyordu. Bana ‘Oyna!’ diye bağırıyor. Artık sakatım diye kimse beni tutmuyordu. Maçın bitimine on dakika kadar kala bana bir top geldi. On sekize kadar zor gelmiştim. Bir burun vurdum, Turgay Abi kontrpiyede kaldı. Top yuvarlanarak kaleye girdi. O zaman Galatasaray Fenerbahçe’yle şampiyonluk için çekişiyordu. Üç tane topları direkten dönmüştü. Maç 1-1 bitti. Maçtan sonra yarım saat santrada bekledik.”

Yukarıda anlatılana benzer bir hadise  Haziran 1964'te, İstanbul'da Beşiktaş'la
yapılan kupa maçında yaşanmış, seyircilerin hakem kararlarına öfkelenmesi
yüzünden Altaylı futbolcular uzun süre saha ortasında beklemişti.
                                                                                                              (Yeni Asır )
Feridun Öztürk Altay’da başarılı olunca Galatasaray’ın transfer gündemine girdi ve 1969-70 sezonunda İstanbul’un yolunu tuttu:  “Galatasaray Metin Oktay’ın futbolu bıraktığı 1968-69 sezonunu şampiyon bitirmişti. O sezon İzmir’e geldiklerinde, Anba Otelinde kalmışlardı. Beni buldular, otele götürdüler. Kaloperoviç’in Erman diye bir tercümanı vardı ama kendisi de çat pat Türkçe konuşuyordu. ‘Sen var Galatasaray’a gelmek, Gökmen siz çift santrfor, Türkiye’de kimse sizi tutamaz,’ dedi. ‘Bakalım,’ dedim, biraz konuştuk.” Sonuçta transfer gerçekleşti ve Metin Oktay’ın formasını teslim aldı.

Yeni transfer Feridun'la birlikte Talat ve antrenör Kaloperoviç
Galatasaray'la sözleşme yenilerken.
                                                                                       (Fotospor)
“Selahattin Beyazıt şampiyonluk ödülü olarak futbolcuları İngiltere’ye götürmüştü. Oyuncuların eşlerini veya kız arkadaşlarını yanında götürmelerine izin verilmişti. Ben de seyahatten bir hafta önce evlenmiştim, benim için balayı oldu o seyahat. Hatta Mehmet Ali Birant spor muhabiriydi o zaman, bizimle röportajlar yapmıştı. Altay’da son yıllarımda 400 lira maaş alırken, Galatasaray’a gittiğimde 1.250 lira maaş alınca şaşırdım. Ayrıca puana göre prim verilirdi. Beş maçta on puan aldığımız takdirde 7.000 lira prim alabiliyorduk.”
“Seyahatten döndük, sezonu Bolu’da açtık. Bolu yakınında bir otelde kamp yapıyorduk. Hocamız bizi sadece ısınma için otuz tur koşturuyordu. Biz Altay’dayken bir tur koşar, bir tur yürür, iki tur koşar, yarım tur yürür, sonra üç tur koşup yine bir tur yürürdük. Kaloperoviç Bolu kampında bana sürekli şut attırıyordu. Fakat bizi koşturmuş otuz tur, ben ayakta duramıyorum. Sözde şut atacağız, ben topu ayağımın içiyle kaleye indiriyordum. O zaman kaleci Nihat’tı, yedeği Yasin’di. Hoca benim şutlarımı görünce kalecilere, ‘Sizin durmanıza gerek yok,’ dedi. Ama kendisi yedi sekiz tane topu on sekizin dışına sıralıyor ve bazuka gibi vuruyordu. Zaten Kızılyıldız takımında santrhaf oynuyormuş ki, o zamanlar Kızılyıldız Avrupa’nın en iyi kulüplerindendi. Döndüğümüzde Spor Yazarları Kupası vardı. Beşiktaşlı rahmetli Sabri’ye bir gol attım. Galatasaray formasıyla attığım az sayıdaki golden ilki bu oldu.” 

                                                                                                             (Fotospor)
İstanbul’a geldiğinde maddi olanakları artmasına karşın fiziki koşullarda fazla bir değişiklik olmamıştı: “İstanbul’da idman yapmak için Belgrat ormanına giderdik. Yine beş altı taksi ayarlanır, herkes onlara binerdi. Hafta içinde orada koştururlardı bizi. Ali Sami Yen’e kramponlarla girmemiz yasaktı, çimler bozulmasın diye lastik ayakkabılarla idman yapıyorduk. Stat Müdürü Büyük Ahmet’ti (Ahmet Berman). Topa bir vuruyordu, top çimde giderken iz bırakıyordu. ‘Ahmet Abi nedir bunun sırrı?’ diye takılırdım. Soyunma odasına girerdik. Bir tane kurutma makinesi vardı, duştan çıkan herkes sırayla saçını kuruturdu. Altay’da o bile yoktu.”

Bir kamp sırasında Varol ve Yılmaz'la vakit geçirirken.
Ne var ki Feridun Öztürk Galatasaray’da beklediği ortamı bulamaz. Bu kulüpte yaşadıkları onun için hayal kırıklığı olur: “Galatasaray’da oynadığım sene, 1969-70 sezonunda, takımın durumu kötüydü. Hatta ben kamptan kaçtım ve ikinci yarıya gelmedim. Ördek Mehmet tek başına takımı galip getiriyordu. Süper bir adamdı ama bana top atmıyordu. Altay’dan gelmesine rağmen Ayhan Abi’nin de desteğini görmedim. Takımda devamlı yer alamıyordum. Bir PTT maçında süper top oynamıştım, ertesi haftaki maçta yine oynatmadılar. Gündüz Kılıç bile yazmıştı bu durumu.”

1969-70 kadrosunda Feridun ayakta sağdan üçüncü.
                                                                                                                (Fotospor)
“İstanbul’a dönünce Spartak Trnava maçı için kampa girmiştik. Ben Gençlerbirliği’nden gelen Ekrem’le aynı odada kalıyordum. Hoca belki beni dinlendirmek için oynatmamıştı, bilemiyorum. Fakat Gökmen sarılık olmuştu, yoktu. Ahmetoviç diye bir Yugoslav oyuncumuz vardı, zaten doğru dürüst forma yüzü görmedi. Tek santrfor bendim. Hoca beni oynatmadı diye çantayı hazırladım. Ekrem beni engellemek istediyse de atladım pencereden aşağı. Arabam zaten aşağıda duruyordu, doğru eve gittim. Sonradan Kaloperoviç, ‘Ona hayatının en büyük cezasını vereceğim,’ demiş. Halbuki beni Galatasaray’a alan oydu.”

Eskişehirspor'la oynanan bir maçta sinirlenen Feridun'u
antrenör Gündüz Kılıç yatıştırıyor.
“Galatasaray’dan ayrıldığım sezon sonunda Brian Birch geldi. ‘Tam onun adamısın, gitme’ dediler. Oysa benim kariyer filan düşünecek halim kalmamıştı. Transferde aldığım para bitti. Rahmetli annemin aldığı emekli ikramiyesini de harcadık. İstanbul bizi duman etti. O sırada Gençlerbirliği 2. Lige düşmüştü. Mehmet Ali Tuzcuoğlu Galatasaray kulübünden beni isteyince kulüp kabul etmiş. Ali Sami Yen’de Galatasaray’ın sezon açılışının olacağı gün kahvede Gençlerbirliği yöneticileriyle buluştuk. Başkanları zaten nakliyatçıydı, evin anahtarını verdim onlara, bütün eşyaları Ankara’da kulübün karşısında tuttukları eve taşıdılar. İki sene oynadım orada. Antrenör Yüksel Doğanay’dı. ‘Sakın Feridun’u bırakmayın,’ demiş. İki sene daha uzattılar mukavelemi. Oysa ben Altay’a dönmek istiyordum. Ankara’nın soğuğuna alışamamıştım. ‘Beni ya bırakırsınız, ya da futbolu bırakırım,’ dediğim zaman yöneticiler güldüler bana. Bir gün çektim kamyonu evin önüne, doğru İzmir’e gidip yerleştik. Daha sezon başlamamıştı, Almanya’da yaşayan rahmetli kardeşim buradaydı. ‘Hadi beraber gidelim Almanya’ya, gezelim,’ dedi. Onun arabasıyla bir gittik, yirmi bir sene orada kaldım.”

Haziran 1964'te İzmir'de oynanan Türkiye Kupası yarı final
maçında Altay Beşiktaş'ı 2-0 yenerken iki golü de Feridun
attı. İkinci golden sonra Feridun sevinç içinde. Arkada
kaleci Özcan ve kale içinde sağ bek Erkan görülüyor.
                                                                                  (Yeni Asır)
“Gittiğim kasabanın 5. amatör kümede takımı vardı, orada lisanssız olarak oynadım. Oysa amatör lisans çıkartıp oynayabilirmişim, onu sonradan öğrendim. FC Köln’ün amatör takımı maç yapmaya gelmişti. Benim attığım gollerle maç 2-2 bitti. Birkaç gün sonra beni istemeye geldiler. Henüz lisan bilmiyoruz, tercüman vasıtasıyla görüştük. Yaşımı sordular, yirmi sekiz olduğunu öğrenince yaşlı buldular. Daha sonra 4 bin mark verip buradan lisansımı aldık. O sene yirmi sekiz gol atıp oynadığım takımı şampiyon yaptım. Bir üst kümede bir süre daha oynadıktan sonra futbolu bıraktım. Adamlar bir antrenman yapıyordu, ben Altay’da, Gençlerbirliği’nde öyle antrenman yapmamıştım. Ben bu kadar antrenman yaptıktan sonra FC Köln’de oynarım deyip bıraktım. Takımın durumu kötüye gitmeye başlayınca beni birkaç kere çağırdılar. Sonuçta kulüp biraz toparlanıp kümede kalınca peşimi bıraktılar. 5. amatör kümede oynayan takımın bile idman için üç-dört tane çim sahası vardı. Oysa biz Galatasaray’da koşmak için Belgrat ormanına gidiyorduk. Soyunma odaları çok iyiydi, sıcak su akan duşları vardı. Gençlerbirliği’nde oynarken idmandan sonra üç tane duş vardı, herkes sıraya girerdi duş yapmak için. Bir tanesi de bozuktu, soğuk su akardı. Ben beklememek için hep soğuk suyla duş yapardım. Masör masası gibi şeyler bizde hiç yoktu zaten.”


Bir bakıma Türkiye’nin futbol ortamından kaçarak Almanya’ya sığınan Feridun Öztürk faal olarak oynamayı bıraktıktan sonra da futboldan kopmadı. Altay adına o zamanlar Almanya’da oynayan Serhat Akın, Uğur İnceman gibi futbolcularla transfer görüşmeleri yaptı. Özellikle Serhat’ı Altay’a kazandırmak üzereyken devreye Fenerbahçe’nin girip bu oyuncuyu kapması o dönemin unutamadığı olaylarından biriydi. Feridun Öztürk Türkiye’ye döndükten sonra yine İzmir’e yerleşti. İnternetteki bazı futbol sitelerinin kendisini Galatasaraylı veya Gençlerbirlikli olarak göstermesine itiraz ediyor. Kendisini Altaylı olarak gördüğünü ve Altaylı Feridun olarak kalacağını söylüyor.

orhanberent.blogspot.com

 Feridun Öztürk'e ait fotoğrafları paylaşan Orhan Berent'e teşekkürler.




21 Ağustos 2013 Çarşamba

Reha Eken - Bir Centilmenin Vedası

Amatörlükten profesyonelliğe geçişi yaşayan bir kuşağın son temsilcilerindendi. Profesyonel olmasına rağmen forma aşkıyla oynamaya devam eden, futbolu bıraktıktan sonra da kulübü çağırdığında göreve koşan bir amatördü. Kendi ifadesiyle Kadıköy sahasının en iptidai şeklinde top oynamış, doğma büyüme Kadıköylü bir İstanbul beyefendisiydi. Kendisiyle yaptığımız sohbet sırasında artık hayatta olmayan rakiplerini “Nur içinde yatsın” diye anan, ezeli rakip Fenerbahçe kazandığı zaman sahalarda mücadele ettiği arkadaşlarını arayıp kutlayan bir centilmendi. “Fenerbahçe’yi 1-0 yenip şampiyon olduk, golü de hasbelkader ben attım,” diyecek kadar alçakgönüllüydü. İki yaş büyük kardeşi Bülent Eken’le birlikte Galatasaray’ın tarihindeki unutulmaz futbolcular arasına yerleşmesini sağlayan sadece attığı goller değil, bu soylu kişiliğiydi. Kendisiyle birkaç ay önce sohbet edip hayat hikâyesini, anılarını dinlemiştik. Reha Eken çocukluk yıllarını, nasıl Galatasaraylı olduğunu bize şöyle anlatmıştı:

“28 Ağustos 1925’te İstanbul Kadıköy’de dünyaya geldim. Çocukluğum Kadıköy’de geçti. İlk mektebin dördüncü sınıfına kadar burada yaşadım. Dördüncü sınıftan sonra kardeşlerimle beraber Galatasaray Lisesine müracaat ettik. Muslih Hoca müdür muaviniydi. ‘Bizde yer yok ama sizi kardeş mektep Işık Lisesine gönderelim,’ dedi. Annem hocaya Bülent’le beni gösterip, ‘Bu ikisi ağabeylerinden daha iyi futbolcu olacaklar, sonra pişman olacaksınız,’ dedi. Bunun üzerine Muslih Hoca duraklar gibi oldu ama bizi Işık Lisesine gönderdi. Babam memurdu, kazandığı para sınırlıydı. 11’nci sınıfa geçerken vefat edince bizim işimiz zorlaştı çünkü Işık Lisesi paralıydı. Bunun üzerine bizim okul paramızı Galatasaray kulübü üstlendi. Ağabeyim Bülent yazları mektep tatil olunca Galatasaray birinci takımında Milli Küme maçlarında oynamaya başladı. Ben de genç takımda oynuyordum.”

              (Galatasaray Spor Gazetesi)

“Ben oynamaya başladığım zaman takım kaptanı Salim Şatıroğlu ağabeyimizdi. O da Işık Lisesini bitirmiş muallim muaviniydi. Bizim okulda ağabeyimiz, takımda da hamimizdi. 1942 senesi Cumhuriyet Bayramında lisansım olmadığı halde Bursa’da yapacağımız hususi bir maç için üçüncü takımdan B takıma gelmiştim. Işık Lisesinden sınıf arkadaşım İzmirli Namık’la beni o seyahate götürdüler. Cemil Erlertürk yani meşhur Katır Cemil’in ilk yarıda dudağı patladı. İkinci haftaym o maçta oynadım.”

Galatasaray genç takımında oynadığı günlerde, Türk futbol tarihine geçmiş futbolcuların maçlarını izleme, onları yakından görme olanağına kavuşmuştu: “Beyoğluspor’dan yetişen bir Boduri vardı. Boduri ile Büyük Fikret – ki bence Türkiye’nin en büyük futbolcusu bugün dahi Büyük Fikret’tir – ikisi yan yana İstanbul muhtelitinde oynadılar. Taksim Stadında İstanbul-Ankara muhtelitleri maçı vardı. Yemin ediyorum size Ankara muhtelitinin sağ bekiyle sağ hafı yerden kalkamadılar. Bana sorarsanız Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi iki futbolcusu onlardı. Boduri 23 yaşında öldü. Oynadığı son maçı seyrettim. O zaman Galatasaray’a geçmişti. Şeref Stadında bir Galatasaray – Beyoğluspor maçı vardı. Zemin bileğe kadar suyla kaplıydı. Ben maçtan sonra kaptanımız Salim Abi’nin ayakkabı bağlarını çözüyordum. Çamur nasıl yapışmış ayakkabılara, oyuncuların kendilerinin çözmelerine imkân yoktu. Boduri işte o maçta oynamıştı. O sırada askerdi. O zaman vasıta filan yok, gece birliğine yürürken üşütüp zatürree olmuş. Harika bir futbolcuydu.”

“Bizim kuşağımız ilk profesyonel kuşaktır. Yüz elli lira maaş, gol başına yanlış hatırlamıyorsam beş lira gibi bir kontrat imzalamıştık. İlk oynamaya başladığımda maaş dahi yoktu. Leblebi Mehmet Taksim Belediye Gazinosunun müdürüydü. Beni oraya almıştı. Öğle ve akşam yemeklerini orada yiyordum. Leblebi Mehmet çok medeni bir insandı. Amatörlük zamanında ben bir memur çocuğuydum. Babamın maddi imkânı sınırlı olduğundan Leblebi Mehmet bize paket yaptırırdı; içinde tereyağı, beyaz peynir, kaşar peyniri, yumurta olurdu. Hem bana hem Bülent’e onurumuzu kırmayacak şekilde bu paketleri verir, ‘Alın bunları, sabahleyin güzel kahvaltı yaparsınız, güçlenirsiniz’ derdi. Nur içinde yatsın, çok beyefendi bir adamdı.”

Reha Eken (sağ başta) Gündüz Kılıç'la birlikte, Kasım
1952'de İtalya'dan dönen Bülent Eken'i karşılıyor.
                                                                        (İstanbul Ekspres)
 “Babam 1944’te vefat edince mali açıdan çok kötü duruma düştük. Işık Lisesinde birçok Zonguldaklı ağabeyimiz vardı. Onlardan birinin vasıtasıyla Zonguldak’ta çalışmaya gittim. Kozlu ilçesinde İhsan Bey diye bir mühendisin yanında çalışıyor gösterilerek Zonguldak adına futbol oynayacaktım. Haftada iki gün Zonguldak’a iniyorduk. Yirmi - yirmi beş gün geçmişti ki, ‘Sizle artık devam etmek istemiyoruz,’ dediler. Bunun üzerine dönmek için trene bindim. O zamanlar Ankara’da aktarma yapılıyordu. Garda Fenerbahçe kalecisi Sabri Kiraz’la karşılaştım. ‘Hayrola?’ diye sorunca olanları anlattım. ‘Gel seni Fener’e alalım,’ deyince ‘Yok Sabri, benim mektep taksitimi Galatasaray ödedi, bunu yapamam,’ dedim.”

“1944 Temmuz-Ağustos aylarında birinci takım idmanlarına çıkmaya başladım. Çok mesudum ama takıma girip girmeyeceğimi bilmiyorum. O sırada takımda kaleci Osman, bekler Adnan ve Faruk, santrhaf Enver Abi, Fahri, Mustafa Gençtürk, Gündüz Abi, Musa Sezer gibi isimler vardı. Birinci maç Beşiktaş’la oynandı ve kaybettik. İkinci maç Süleymaniye ile Ali Sami Yen Stadındaydı. O zamanlar Galatasaray stadı deniyordu. Bir tarafında beş basamak, öbür tarafında altı basamaklı birer açık tribün vardı. Haluk Karaca diye okul ve takım arkadaşım vardı, daha sonra Süleymaniye’de oynadı. O gece onun evinde kaldım. Ertesi gün maça gittik beraber. Henüz lisansım çıkmamıştı. Sahaya gelince, ‘Seni Leblebi Mehmet arıyor,’ dediler. Yanına gidince, ‘Git soyun, itiraz etmezlerse oynayacaksın,’ dedi. Formayı giydim. Galatasaray’da Cemil yerine Reha diye biri oynuyor, Süleymaniyeliler bu durumdan dolayı çok sevinçli olduklarından itiraz etmediler. O maçı 7- 0 kazandık, ben iki gol attım. Sonraki hafta Fenerbahçe ile maçımız vardı, hemen lisansımı çıkardılar. Fener Stadına geldik, takım okundu. Ben varım, Bülent yok. ‘Ben oynamayayım, ağabeyim oynasın,’ dedim. Kabul etmediler tabii. O anda Galatasaray sağ beki Faruk Barlas’ın yöneticilerle arasında bir ihtilaf çıktı. Faruk takımdan çıktı, Bülent sol beke geçti. Maç 2-2 bitti, ben de bir gol attım. İşin enteresan tarafı Fener’in kalesinde Sabri Kiraz vardı. ‘Yahu beni mi bekledin takıma girmek için?’ dedi.”

1952-53 sezonunda Galatasaray bir maça çıkarken.
                                                                                                 (İstanbul Ekspres)
“Galatasaray’da zaman zaman sağ açık oynatıldım ama benim oynamak istediğim yer santrfordu. Fakat santrforumuz Gündüz Kılıç’tı. Zaman zaman ‘ben yoruldum’ derdi, o zaman ben santrfora geçerdim. Galatasaray, ayrılanların Güneş’i kurmasından sonra on altı sene şampiyon olamadı. İlk şampiyonluğumuz 1948-49 sezonunda geldi. Orada Fenerbahçe’yle son bir maçımız oldu Mithatpaşa Stadında. Ben santrfor oynuyordum. 65. dakikada Gündüz Abi bana, ‘Reha yoruldum, sen geç sağ içe,’ dedi. Dediği anda bizim kaleye bir korner atışı oldu. Biz deniz tarafındaki kalede, onlar Gazhane tarafındaki kaledeydi. Küçük Fikret korneri kullandı, Musa, ‘Reha!’ diye bağırıp kafayla topu benim önüme attı. Ben topla ilerlerken karşıma Donanma Kâmil geldi. Onu geçtim, İsfendiyar’ın başında rahmetli Ahmet Erol, Gündüz Abi’nin başında da santrhaf Arap Samim vardı. Ben sağa dönüyorum, İsfendiyar’ın başına hemen Ahmet Erol geliyor; sola dönüyorum, hemen Samim geliyor. Bunun üzerine on sekiz çizgisini görür görmez vurdum ve gol oldu. Galatasaray 1-0 kazandı ve o sezonun şampiyonu oldu. Kalede Cihat Arman vardı. Sırası gelmişken söyleyeyim; bir kere kaleciliği harika da, adam gibi adamdı Cihat Abi. Milli takımda beraber oynadık, kaptanlığımızı yaptı. Terbiyesi, beyefendiliğiyle mükemmel bir insandı.”

1952-53 sezonunda Galatasaray-Beyoğluspor maçı. Reha Eken'in attığı
golü hakem Sulhi Garan faul gerekçesiyle saymayacaktır.
                                                                                                    (İstanbul Ekspres)
Reha Eken’in o sezona ait bir anısı günümüzde futbol endüstrisinin dayatmasıyla birbirini rakip değil düşman olarak gören kitlelerin yanı sıra şiddeti kışkırtmayı marifet sayan kulüp yöneticilerinin de nereden nereye geldiğini gösteriyor: “Moda’daki Mano Palas’ta kamp yapılmaya başlandı. Üç buçuk ay burada kamp yaktık. Tek bir gün dahi, bir Fenerbahçeli otelin önüne gelip ‘Yaşa Fenerbahçe’ diye bağırmadı. Önce Fenerbahçe’yle, ardından Süleymaniye’yle maç yapacaktık. Biz yenersek yüzde yüz şampiyonuz, yenemezsek Fenerbahçe şampiyon olacak. Cuma akşamı Mano Palas’ın kapısı açıldı. İçeriye hayatımda gördüğüm en şık kıyafetle, blazer ceket ve kaşe pantolonla, bembeyaz saçlı Zeki Rıza Sporel girdi. Fenerbahçe kulübünün başkanı, eski santrforu, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi santrforlarından birisi. Nasıl şık anlatamam. ‘Size bol şans dilemeye geldim,’ dedi. Bugün Fener başkanı, Galatasaray kampını – bırakın Moda burnunu – Boğaz’da bir yerde ziyaret etse veya Galatasaray başkanı Fenerbahçe kulübünü gidip ziyaret etse ve maç takımının aleyhine bitse ne olur acaba?” 

Bir başka anısı, kulüplerimizin kırklı ve ellili yıllarda yabancı takımlarla maç yaparken bir tür “milli dayanışma” ruhuyla rakiplerinden takviye oyuncu alma uygulamasıyla ilgili. “Üç büyüklerin” bir yandan birbiriyle çekişirken bir yandan böyle bir dayanışma içinde olmaları bugünden bakıldığında çok ilginç geliyor: “Bir gün başkanımız rahmetli Suphi Batur beni ve ağabeyimi çağırdı. ‘Fenerbahçe kulübü Çekoslovakya’ya maça gidiyor. Bülent ve Reha’yı takımımızda görmek istiyoruz dediler. Alın ayakkabılarınızı gidin, Fenerbahçe kulübünün emrine girin.’ Ayakkabılarımızı aldık, idmanlara gittik. İkinci idman sırasında, Fenerbahçe başkanı atletizm pistinde sandalyede oturuyordu. Yanına gittim, ‘Bir mazeretim var,’ dedim. ‘Nedir?’ diye sordu. ‘Fenerbahçe-Galatasaray maçında bir hadise oldu. Hakem beni ve Küçük Halil’i (Özyazıcı) dışarı attı. Şimdi Halil, o giderse ben gitmem diyormuş, beni affedin’ dedim. ‘Reha Bey, burası Fenerbahçe kulübü, kimin gideceğine Fenerbahçe yönetim kurulu karar verir, siz idmana devam edin,’ diye konuştu. İdmanlara çıkmaya devam ettik, fakat daha sonra seyahat tahakkuk etmedi.”

                        (Galatasaray Spor Gazetesi)
Şükrü Gülesin’le ilgili anısıysa Reha Eken’in centilmen ve vefakâr kişiliğini ortaya koyuyor: “Galatasaray’da gol krallığına gidiyordum, Beşiktaş’ta da nur içinde yatsın, Şükrü krallıkta iddialıydı. Hangi maçtı hatırlamıyorum, penaltı kaçırdım, bir daha da hayatımda penaltı atmadım. Bizim idare heyetinde Doğan Akagündüz yöneticiydi. Rahmetli Doğan Abi, ‘Gol kralı olmak için penaltı atmak istedi,’ deyince ben o tarihten itibaren bir daha gol dahi atmak istemedim. Takım hücuma çıkarken ben geriye çekiliyordum. O zaman İstanbul Liginde on takım vardı, toplam on sekiz maç oynuyorduk. Şükrü Gülesin iki veya üç gol farkla gol kralı oldu. Bir müddet sonra bizim başkan beni ve Bülent’i tekrar çağırdı. ‘Beşiktaş kulübünden telefon ettiler. Fransa’dan Angoulem diye bir takımla maç yapacaklar. Siz Beşiktaş kulübünün emrine girin,’dedi. Ayakkabılarımızı aldık, geldik Şeref Stadına. Kalelerden birinin arkasında havuz vardı. Havuzun üstünde Beşiktaş’ın soyunma odası bulunuyordu, onun altında diğer takımlar soyunurdu. Orada biz soyunurken, gözüme Sadri Usuoğlu ilişti. Yanında Şükrü Gülesin vardı. Bülent’e, ‘Soyunma, bekle biraz,’ dedim. Ben o ikilinin konuşmasından işkillendim. Şükrü tribüne gitti, Sadri Usuoğlu soyunma odasına geldi. Sonra öğrendik ki rahmetli Şükrü, ‘Beşiktaş’ı bunlar mı kurtaracak?’ demiş. Usuoğlu, ‘Beşiktaş’ı kurtarmak kimsenin haddi değildir, Beşiktaş kulübü bu maçta Reha ile Bülent’i oynatmaya karar verdi,’ cevabını vermiş. Sonuçta biz oynadık. Sağaçık oynayan Süleyman Seba, Fransızların meşhur kalecisi Hidden’e bir gol attı. Maçı 2-1 kazandık. Aradan birkaç yıl geçti. Futbol hayatımın sonlarına doğru evlendim. Galatasaray, hayatımı daha rahat kazanabileyim diye beni hem futbolcu olarak hem kulüp müdürü olarak istihdam etmeye başladı. Bir gün telefon çaldı, rahmetli Rüçhan Adlı arıyordu. ‘Sana bir şey söyleyeceğim ama hayır deme,’ diye konuştu. ‘Ne söyleyeceğini bilmiyorum ki,’ dedim. ‘Şükrü İtalya’dan dönüyor, Galatasaray’da oynamak istiyor,’ dedi. ‘Başımın üstünde yeri var, şeref duyarım,’ diye karşılık verdim. Nitekim birlikte futbol oynadık. Hakikaten çok büyük futbolcuydu, Beşiktaş’ın unutulmazları arasında beş kişi varsa, biri odur. Tekrar kulübüne döndü, formasını giydi ama maalesef erken yaşta hayata veda etti.”

Reha Eken’in futbolculuğunun en verimli dönemi İkinci Dünya Savaşı nedeniyle on bir yıl milli maç yapılmayan sürecin sonlarına denk gelmişti. Bu nedenle milli formayı sadece dört kez giyebildi. Buna rağmen attığı altı golle maç başına bir buçuk gol gibi kırılması çok zor bir rekor kırdı:  “On bir yıl aradan sonra ilk milli maç Mayıs 1948’de Avusturya ile İstanbul’da oynanacaktı. Nasıl heyecan duyduğumu anlatmanın imkânı yok. Büyükada’da kampa girdik. Gece saat üçte seyirciler stada gitmişti. Çok büyük bir talihsizlik eseri 1-0 yenildik. İlk haftaymda ben yoktum. Devre arasında atletizm pistinde yürürken Fenerbahçe’nin eski sağ beki Yaşar Fazıl ağabeyin ‘Reha’yı alın!’ diye bağırdığını duydum. Nitekim ikinci haftaymda oyuna girdim. Avusturya’nın Zeman diye harika bir kalecisi vardı. Deniz tarafındaki kaleye hücum ediyorduk. Bir top geldi, vurdum kafayı. Zeman bir direkten öbür direğe uçup topu aldı. Lefter, ‘Niye vermiyorsun topu vre?’ dedi. ‘Görmüyor musun, adam nasıl aldı topu,’ dedim ama belki ona versem gol yapacaktı. Maç 1-0 bitti. Ardından yine İnönü Stadında Türkiye-Yunanistan maçı vardı kış aylarında. Galatasaray’dan yedi kişi kadrodaydı. O maçı 2-1 kazandık, iki golü de kafayla ben attım. İsrail’de 5-1 kaybettik, tesadüfen o golü ben attım. Sonra Turgay Şeren’in ilk milli olduğu İran maçını 6-1 kazandık, üç golü ben attım.”

İran maçının kadrosu. Reha Eken ayakta sol başta.
                                                                                  (Galip Haktanır koleksiyonu)
1949’da oynanan Yunanistan maçına ait anısı, dostluk ve vefa duygusunun ülke sınırları içinde kalmadığını gösteriyor: “İstanbul’da 1949 senesinde Türkiye – Yunanistan maçını 2-1 kazandık. İki golü de ben attım kafayla. Onların Delavinyas diye kalecileri, Minardos diye sağ hafları vardı – şu anda ismini hatırladıklarım bunlar. Ben bir Avrupa seyahatine çıkmıştım, dönüşte Yunanistan’a uğramayı kafama koydum. Sene 1959 veya 60, Atina’ya geldim. Onların Mavropulos diye İstanbul Tuzlalı bir santrforu vardı. Atina’da spor malzemeleri satan bir dükkânı vardı, onu buldum. Beni görünce çok sevindi. Minardos’un yerini biliyormuş. ‘Telefon et, buraya gelsin,’ dedim. ‘Peki kaleci Delavinyas’ı biliyor musun?’ diye sordum. ‘Biliyorum ama evi biraz uzakta,’ dedi. ‘Minardos’u çağır, onu da alıp taksiyle gideceğim,’ dedim. Ben arabadan indim, daha bir merdiven çıkmıştım ki Delavinyas beni görünce, ‘Ooo Rehaa!’ diye bağırdı. Sonra akşam hep birlikte yemek yedik, anıları tazeledik.”

İsrail maçında Şükrü Ersoy ve Gündüz Kılıç'la.
                              (Şükrü Ersoy koleksiyonu)
Bu anısı da rakip oyuncular arasındaki dostluk ve dayanışmayı sergiliyor: “Ankara’da Gençlerbirliği ile bir Milli Küme maçımız vardı. Cumartesi-Pazar üst üste oynuyoruz. Cumartesi günü Bülent oynadı, Pazar günü cezalıydı. Sahanın kenarında nişanlısıyla beraber maçı izliyordu. Gençlerbirliği’nde sonradan avukat olan kaleci Necip vardı, santrhafta Hasan Polat oynuyordu. Gidiyoruz atamıyoruz, geliyoruz atamıyoruz, bir türlü gol olmuyor. İstasyon tarafındaki kaleye hücum ediyoruz. Bizde sağ açık ‒ nur içinde yatsın ‒ Muhtar Tunçaltan oynuyor. Bülent maç bitiminden on - on beş dakika evvel Gençlerbirliği kalesinin arkasına gitti. Dışarı çıkan topları bir an evvel oyuna girsin diye sahaya atıyordu. Fakat gol olmadı ve maç 0-0 bitti. Bizim şampiyonlukta ümidimiz kalmamıştı. O sırada Muhtar bana, ‘Reha abi arkana bak!’ diye bağırdı. Arkama döndüm baktım, Bülent’in üstünde pardösüsü, başında fötr şapkası vardı. Sivil kıyafetli bir adam havada uçuyor. Sonra başka birisi ona doğru koştu, bir yumruk çaktı ona, o adam da havada. Üçüncü geldi, ona da çakınca Hasan Polat’ın santrfor kardeşi Ali, Bülent’i kolunun altına aldı, doğru saha dışına çıkardı. O zaman uçak yok, İstanbul’a yataklı vagonla dönecektik. Ankara garı hıncahınç doluydu, Gazi istasyonundan bindik trene.”

Bu da hakemlerle ilgili hoş bir anı: “1950’de Galatasaray kulübü olarak hususi müsabakalar yapmak üzere İngiltere seyahatine gittik. Bütün maçları kaybettik. Oradan on tane futbol topu aldık. Topların üzerinde ‘İngiltere Kral Kupası maçları için yapılmıştır,’ yazıyordu. İzmir’de bir hususi maç oynayacaktık. O zamanlar iki takım sahaya birer topla çıkar, hakem bunlardan birini seçerdi. Bizim topa baktı baktı, sonra dışarı attı. Halbuki seçtiği top iyi şişmemişti. Gündüz Abi, ‘Neden o topu seçtiniz? Bizim topu İngiltere’den getirdik,’ diye sordu. Bunun üzerine hakem, ‘Siz onun üzerine çini mürekkebiyle yazmışsınızdır,’ karşılığını verdi.”

                                                               (İstanbul Ekspres)
Her güzel şey gibi Galatasaray da geçirdiği günlerin de sonu geldi ve Reha Eken 1954-55 sezonunda çok sevdiği kulübünden ayrılıp İstanbul Liginin vasat takımlarından Emniyet kulübünde oynamak zorunda kaldı. Kulüpten ayrılmasının nedeni Gündüz Kılıç ile yaşadığı bir ihtilaftı. Sorduğumuzda bunun ayrıntısına girmek istemedi ve kendisinde saklı kalmasını istedi. “Maalesef o zaman antrenörümüz olan Gündüz Abi’yle ters düştük. Hayatımda en çok sevdiğim insanlardan biridir. Galatasaray Karadeniz seyahatine çıktı fakat ben kulüpten koptum. Gitmeden evvel bana, ‘Gel yine eskisi gibi devam edelim,’ demesine rağmen ben kabul etmedim. İhtilafı aslında benimle değildi, başkasıyla olmuştu ama ben hazmedemedim; söyleyemem bunu. Özcan Başaran, Doğan Koloğlu, Hikmet, Gültekin, Bülent Varol, ben, kaleci Sabih, Nejat, Fenerbahçeli Burhan, Beşiktaşlı Dursun, hep beraber Emniyet kulübüne gittik. Emniyet kulübünün başında Fenerbahçe’nin eski kalecisi Rıza Nemli vardı. İdare heyetinde Fenerbahçe’nin eski sağ açığı Niyazi Sel, bir yanında da Galatasaray’ın eski sol açığı Danyal Vuran ‒ bizim ana bir baba ayrı ağabeyimiz ‒ vardı. Biz gelmeden önce Emniyet on takımlı İstanbul Liginde her sezon onuncu olurdu. Biz o sene altıncı olduk. Bizi yalnız Beşiktaş iki maçta birden yendi, onun dışında hiçbir takım iki maçta yenemedi. Galatasaray’a bir yenildik bir berabere kaldık, Fenerbahçe’yi bir yendik bir yenildik.”

Emniyet’te geçirdiği o sezon futbolculuk yaşamının son yılı oldu. O yıllarda futbolcuların korkulu belası olan menisküs yüzünden otuz yaşında sahalara veda etmek zorunda kaldı: “Galatasaray’da oynarken dizimden sakatlanmıştım. Kulüp beni İtalya’ya gönderdi. Roma’da menisküs ameliyatı oldum. Döndükten sonra bir maç sırasında yine yırtıldı. O yüzden futbol hayatım sona erdi. Bugün dahi sol ayağım menisküslüdür benim. Futbolu bıraktığım zaman aile dostumuz rahmetli Burhan Karamehmet vasıtasıyla Türkiye Jokey Kulübü genel sekreteri Sadık Bey’le tanıştım. 1956 Kasım’ında İstanbul hipodromuna müdür tayin etti beni Sadık Bey. 1957 seçimlerinde İzmir hipodrom müdürü mebus seçilince İzmir’e gittim. 1960 ihtilalinden sonra tekrar buraya geldim ve sekiz sene görev yaptım. Daha sonra Ankara’ya tayin oldum ve dört sene orada hipodrom müdürlüğü yaptım. On altı sene hipodrom müdürü olarak çalıştıktan sonra altı sene de yüksek komiserlik yaptım.”

Reha Eken İzmir’de hipodrom müdürlüğü yaptığı yıllarda İzmir’in iki ezeli rakibi Karşıyaka ve Göztepe’de birer sezon antrenörlük yaptı: “Antrenörlük hayatıma İzmir’de başladım. Önce Karşıyaka’yı çalıştırdım. İzmir Ligini altıncı veya yedinci bitirdik. Ertesi sene ilk dört takım yeni kurulan Milli Lige girecekti. Ben çok ‘akıllı’ olduğum için Karşıyaka’yı bıraktım, onuncu olan Göztepe’yi aldım. Eskiden Galatasaray’da sol bek oynayan Reşat Selamioğlu ağabeyimiz çağırdı beni, ‘Sana bir şey söyleyeceğim, bana hayır demeyeceksin,’ dedi ve Göztepe’yi çalıştırmamı istedi. O sezon Göztepe dördüncü olup Milli Lige katılma hakkını elde etti. Adnan Süvari ve Bülent Eken benden sonra geldi. O zaman Göztepe taraftarı bir minibüstü, iki değil; bugün gibi hatırlıyorum, bir tek minibüs doluyordu.”

                                                             (Yeni Asır)
İstanbul’a döndükten sonra kulübüne hizmet etti. 1965-69 arasında, Suphi Batur’un başkanlığı döneminde yönetim kurulu üyeliği yaptı. 70’li yıllarda, Mustafa Pekin’in başkanlığı sırasında transfer komitesinde çalıştı: “Bir müddet Galatasaray transfer komitesinde görev yaptım. Engin Verel’i Davutpaşa kulübünden ben aldım. Eskişehirspor’da oynayan Şevki Şenlen’i 600.000 liraya aldım. İzmir’e gittim, 40.000 liraya İzmirspor’da oynayan genç futbolcu Kınalı Mustafa’yı aldım. Bir müddet sonra Şevki ve Engin Fenerbahçe’ye gitti. Engin gidebilirdi aslında henüz amatör olduğu için. Onu amatör bir kulübe verip geri almak lazımdı. Bizimkiler o muameleyi yapmadığı için Engin Verel kolayca Fenerbahçe’ye geçti. Ama Eskişehirspor kulübüne 600.000 lira, kendisine yanlış hatırlamıyorsam 110.000 lira verdiğimiz Şevki’yi nasıl verdiler, hâlâ bilmem.”

“Fenerbahçe bir ecnebi takımla oynadığı maçı kazandığı zaman Faruk Ilgaz’a telefon açıp kutluyorum. Fenerli Küçük Fikret’e, Halit’e, Vefalı Galip’e ben onlardan yaşça küçük olduğum için bayramlarda telefon açıyorum.” Reha Eken, şövalye ruhlu insanların kuşağına mensuptu. Dostluk ve vefa onlar için paradan ve kazanmaktan daha önemliydi. Sıcak bir Ağustos günü İstanbul’da doğdu, seksen sekiz yıl sonra sıcak bir Ağustos günü İstanbul’da hayata veda etti. Mekânı cennet olsun.  





11 Ağustos 2013 Pazar

Nehir Çetintaş - Altınordu

Futbolcuların soyadıyla değil lakabıyla tanındığı 1960’lı yıllarda, ona lakap bulmak zor olmamıştı. Güçlü fiziği, topa vururken rakip forvetleri de yere yıkan sert müdahaleleriyle Altınordu sağ bekini bütün futbol camiası “Kasap Nehir” olarak tanıyordu. Birçok basın organında isminin “Neyir” olarak yazılması ve bunun kalıcı bir yanlışa dönüşmesi de onun futbolculuğunun önüne geçen bir diğer ayrıntıydı. Günlük yaşamında kendi ifadesiyle “karıncayı bile incitmeyen” Nehir Çetintaş, futbola nasıl başladığını şöyle anlatıyor:


“1940 Gemlik doğumluyum. İlk kulübüm federe olmayan Gemlikspor’du. Sonra Sümerspor’a geçtim. Gemlik’te Fenerbahçe gibi bir takımdı o zaman çünkü sigortalı olarak işe girmek için herkes orada oynamak isterdi. O zamanlar suni ipek fabrikasında işe girdiğin zaman hangi köye gitsen varlıklı aileler sigortalı diye kızını veriyordu. Babam fabrikaya girmemi ama top oynamamamı istiyordu. Fakat benim fabrikaya girme amacım top oynamaktı.  Neticede 1957 senesinde sigortalı bir işçi ve futbolcu olarak fabrikada işe başladım. İki sene Sümerspor’da top oynadım. Hayatım boyunca ağzıma içki ve sigara koymadım, kendime çok iyi baktım. O zamanlar Kumla küçük bir köydü. Her gün Gemlik’ten oraya koşarak gider gelirdim. Babam bana kızıyordu neden koşuyorsun diye.”

Gemlik Kumla'da arkadaşlarıyla (ayakta solda).
“1959 senesinde Bursa’nın meşhur Acar İdman Yurdu kulübüne transfer oldum. Antrenörümüz eski Galatasaraylı Muhtar Tunçaltan’dı. Bir sene oynadıktan sonra askere gittim. Ankara Muhafızgücü’nde futbol oynamaya devam ettim. Askerliğim bitince tekrar Gemlik’e döndüm. Bir süre sonra Sami Özok beni İzmirspor’a getirdi. Ne var ki kulüple anlaşamadık. Onun üzerine Altınordu’ya geldim. Başkan Nazif Çağatay’dı. Altınordu’dan transfer parasını alıp babama götürdüğümde şüphelendi. ‘Sporda adama para vermezler, parayı bir kenara koyalım da gelip isterlerse geri verelim,’ demişti.”

Özel bir maç yapmak için Gemlik'e gelen Beşiktaşlı futbolcularla (sol başta).
İzmir’deki ilk yılında, Altınordu kulübünün de bulunduğu Basmane yakınındaki Tilkilik’te bir otelde kalan Nehir Çetintaş, “Arkadaşlarım kahvede kağıt oynardı, ben her akşam fuara gider on tur atardım,” diyerek Gemlik’teki yaşam tarzının değişmediğini ifade ediyor. 1963-64 sezonunda Altınordulu olmasına rağmen forma giymek için uzun süre beklemesini şöyle anlatıyor: “On bir – on iki maç takıma giremedim. O zaman maç esnasında adam değiştirme yoktu. Bir kaleci, bir bek, bir orta saha, bir forvet yedek alıyorlardı. Bir gün trenle Ankara’ya gidiyorduk. Muhterem Ar benim gibi sağ bek oynuyordu. O zaman onu kesip oynamam bir hayal, zaten takımı o yapıyordu. Tren Balıkesir’e geldiğinde Muhterem Abi’nin apandisit sancısı tuttu. Doktor geldi, tren bir saat rötar yaptı. Ben kollarımı açıp dua ediyorum, ‘Allahım Muhterem Abi oynayamasın,’ diye. Doktor oynayamaz diye rapor verince ben Ankara’da PTT maçında sahaya çıktım ve yirmi iki oyuncunun en iyisiydim. Ertesi hafta hocamız Lütfü Atamer yine Muhterem Abi’yi on bire koydu. Hiç unutmuyorum, İstanbulspor ile oynuyorduk, bizi burada 1-0 yendiler. İdareciler geldi, teknik ekiple konuştular. Erkan, ‘Siz geçen hafta Ankara’da başarılı olan takımı bozdunuz, iyi oynayan adamı oynatmadınız,’ dedi. Ertesi hafta yine Ankara deplasmanı vardı. Yine on birde yer aldım ve ondan sonra takımdan çıkmadım. Muhterem Abi’yi santrhafa aldılar.”

Sait Altınordu'nun karşısındaki futbolcu Muhterem. Yılmaz
ve Mümin iki yanında. Nehir arkada. Ayaktaki Melih.
Nehir Çetintaş kendisine “Kasap” lakabını kazandıran sert oyun tarzının nasıl doğduğunu şöyle anlatıyor: “Tilkilik’te bir kokoreççi vardı. Bir gün orada kokoreç yiyordum. Birkaç yaşlı adam da şarap içip kokoreç yiyorlardı. ‘Bize şarap ısmarlasana,’ dediler. Olur dedim. Adamlardan birisi bana, ‘Çok sağlamsın, vur tekmeyi meşhur ol,’ dedi. O lafı hiç unutmuyorum. O konuşmadan sonra Göztepe’yle maçımız vardı. Fenerbahçe’den gelen Hüseyin oynuyordu. Aynı anda havadaki topa vurduk fakat ben öyle bir vurdum ki Hüseyin havada döndü ve yere çakıldı. Biraz sonra aynı şekilde rahmetli Gürsel’le beraber bir topa girdik. Topla birlikte öyle bir vuruyorum ki benim adım ‘Kasap Nehir’e çıktı. Aslında karıncayı bile incitemem. Fakat sahaya çıktığım zaman tamamen değişiyordum. Ağabeyim Coşkun da Altınordu’ya gelmişti. İki sene oynadıktan sonra Antalyaspor’a gitti. Çok korkunç bir sol ayağı vardı. Ağabeyim benimle karşılıklı oynarken sakatlandı.”

Yeni Asır 19.02.1968
“O kadar sert oynamama rağmen kimsede ağır bir sakatlığa yol açmadım. Hepsinle arkadaştım. Bir hoca söylemişti bana bunu. ‘Öyle bir zamanda vuruyorsun ki, hakemin sana faul vermesine imkan yok,’ dedi. Bir gün İstanbul’da, Galatasaray kulübünün karşısında Suat Mamat’ın kahvesinde oturuyordum. Metin Oktay geldi, ‘Gel biraz gülelim,’ dedi. Tünel’de masör Yorgo vardı. Türkiye’de futbolcuları tedavi eden tek adamdı. Üç tane masaj masası vardı. Kapıya yaklaştığımız sırada, ‘Beş-on dakika sonra topallayarak içeri gir,’ dediler. İçeride üç tane masaj masası vardı. Metin Oktay gidip bir masaya yattı. Bir masaya Deli Doğan, öbürünü de bizim Ayfer yattı. Biraz sonra topallayarak içeri girdim. Yorgo beni görünce, ‘Kuzim n’oldu sana?’ diye sordu. ‘Sakatlandım’ cevabını verince Metin’e döndü, ‘Sen benim oğlumsun ama velinimetim geldi, kalk onu tedavi edeyim,’ dedi. ‘Yemin ederim adam buraya topallayarak geliyor, şırıngaya biraz su çekip bacağına vuruyorum, koşarak gidiyor,’ demişti. Forvetler beni sevmezdi tabii. Galatasaraylı Uğur’u ‘Nehir geliyor’ diye korkuturlarmış. Futbol o zaman başka türlü oynanıyordu. Antrenör bana talimat veriyordu ‘filanca adam çıkacak’ diye. O zaman oyuncu değiştirme yoktu. Ben sağlam girdiğim zaman adam gidiyordu.”

Nişan töreninde Altınordulu arkadaşlarıyla birlikte.
Henüz sarı ve kırmızı kart uygulamasının olmadığı yıllardı. Hakemlerin hoşgörülü davranması sonucu sadece iki kez oyundan atılmıştı: “Maçlarda hakemler beni çağırırdı, ben hazır olda gelirdim. Hocam isterseniz beni atın derdim. Hayatımda bir kez olsun hakemlere itiraz etmedim. Beni çok severlerdi. On iki senelik futbol hayatımda sadece iki sefer atıldım. Sanlı bir maçta atıldı, iki maç ceza verdiler. Ben bir maçta atıldım, ertesi hafta tedbirsiz olarak heyete verildiğim için İstanbul’da Fenerbahçe maçında da oynadım ve yine atıldım. Maçı Alman hakem yönetiyordu. Onu önceden 2 numaraya dikkat et diye uyarmışlar. Maçın ilk dakikalarında bir topa girdim, Nedim kendini yere attı. Hakem hemen yanıma geldi ve çık dışarı dedi. Merkez ceza heyetinde Albay İbrahim Onuk vardı. Askerken evine gitmiştim. İzmir’e dönünce birkaç kilo çipura alıp doğru Ankara’ya, İbrahim Onuk’un evine gittim. Kendisi evde yoktu, eşine durumu anlattım. ‘Tamam evladım, sen merak etme’ dedi. İzmir’e döndüğümde cezalar açıklandı. Bana af çıktı.”

Kaleci Sefer ve Arif'le (önde) bir
İstanbul yolculuğunun başlangıcında.
Sertliğiyle forvetlerin gözünü yıldırmasına örnek olarak şu anısını anlatıyor: “Bir gün Ankara’da Ankaragücü’yle oynuyorduk. On sekizden santraya kadar, sağ bekin oynadığı alana ayağımla çizgi çizdim. Candan Dumanlı yanıma gelip ‘Niye çizdin o çizgiyi?’ diye sordu. ‘Buradan içeri girersen vücudunu gövdenden ayıracağım,’ dedim. Maç başladı, baktım Candan oraya girmiyor. Antrenörleri Mustafa Ertan (Beton Mustafa) sürekli ‘Yerine geç’ diye bağırıyordu. Bizim Muzaffer kısa boylu bir adamdı ama rakibine kene gibi yapışırdı. O sol bek, ben sağ bek oynuyorduk. Şimdiki futbolda başarılı olabilir miydik, tartışılır. O zaman adam adama savunma yapıyorduk. Tuttuğun adamı bırakmadığın zaman iyi oluyordun. Zaten benim yanıma beş metreden fazla sokulmuyordu rakip. Benim en korktuğum rakip Candan Dumanlı’ydı çünkü topu aldığı zaman adamın üstüne üstüne geliyordu. Ne yapacağı belli değildi. Ama başkası topu almış, sağdan kaçıyor, onu durdurmak kolaydı.”

Altınordu 1966-67. Ayaktakiler: Şiyatski, Sedat, Erkan, Nehir, İsmet, Mümin.
Oturanlar: Hüseyin, Muzaffer, Cenap, Melih, Zadel.
Forvetleri etkisiz hale getirme konusundaki bir başka anısı bir Bulgar takımıyla yaptıkları maçtan: “İlk sene maçlar bitince Gemlik Kumla’da bir çadır kurdum. Sabah balıkçılar geliyor, balık alıp yiyorum. Sürekli koşuyorum, çalışıyorum. Kumla o zaman köy, şimdiki gibi değil. Babam Gemlik’ten eşeğe binmiş geldi. Bir telgraf uzattı bana: ‘Sezonu açıyoruz, acele gel.’ Osteo Simiç diye bir antrenör getirmişler Yugoslavya’dan. ‘Bu adam yeni gelmiş, Alsancak’ta anamızı ağlatır, bir hafta geç gideyim’ diye düşündüm. Bir hafta sonra babam yeni bir telgraf getirdi: ‘Kadro haricisin, ister gel ister gelme.’ İzmir’e gittiğim zaman hoca beni antrenmana almadı. Bir süre sonra Bulgar CSKA takımıyla hazırlık maçı vardı. Alsancak stadının kapalı tribünü inşaat halindeydi. Toprak kazılmış, sahaya yakın kısmı tahtalarla çevrilmiş. Bana alternatif olarak Adapazarı’ndan Mikael diye bir futbolcu almışlardı. Ben tribünde maçı seyretmeye başladım. Bulgar forvet topu Mikael’in sağından atıp solundan geçti, golünü attı. Bir süre sonra aynı şeyi bir daha yaptı ve 2-0 öne geçtiler. Seyirci ‘Nehir, Nehir’ diye bağırmaya başladı. Başkan Candan Sakaoğlu biraz forsu seven adamdı. ‘Koy Nehir’i’ demiş. Devre olunca bana git soyun dediler. Hoca, ‘Nasıl olsa antrenmansız, çıksın sahaya da rezil olsun, seyirci de görsün,’ diye düşünmüş. Girdim soyunma odasına, bizim malzemeci ayakkabıların çıkan çivilerini yerine çakıyor. ‘Hangisini vereyim?’ diye sordu. ‘Öldüreni ver’ dedim. O zaman hakemler kramponlara bakmıyordu. Ben ayakkabıları giyip çıktım sahaya. Top sol açığa geldi, aynı numarayı bana yapacağını anladım. Geri geri kaçtım, bayrak direğinin iki metre önüne kadar geldim. Bu tam topa vuracakken, ben topla beraber buna bir çaktım, adam inşaat tahtalarından içeriye düştü. Bütün stat ayağa kalktı. Oyuncu sahaya girince maça dönmedi, doğru soyunma odasına gitti.”

Eskişehirspor'un 1968-69 lig ikincisi olan kadrosu.
Nehir Çetintaş soldan dördüncü oyuncu.
Altınordu’da beş sezon forma giyen Nehir Çetintaş 1968-69 sezonunda Eskişehirspor’a transfer oldu: “Hayatımda bir tek hata yaptım. Altınordu’ya Doğan Kantarcı diye bir başkan gelmişti. 40 bin lira alacağım vardı. Başkan bana, ‘Kulüp bul git,’ dedi. Mümin Eskişehirspor’a gitmişti. Abdullah Gegiç beni ısrarla istemiş. Başkan Yalçın Kılıçoğlu İzmir’e gelip beni aldı. Ondan önce Metin Oktay vasıtasıyla İstanbul’da Galatasaray’la görüşmüştüm. Turgan Ece’nin Tarlabaşında işyeri vardı, anlaştık. Hatta bana 500 lira harçlık vermişti. Mecidiyeköy’de King Otel’de kalıyordum. O sırada Aydın Begiter otele geldi, ‘Biz kaç gündür seni arıyoruz,’ dedi. Eşim İngilizce öğretmeniydi. ‘İstanbul’a gitsek hemen okul bulamayız ama Eskişehir küçük yer, orada bana iş bulurlar,’ dedi. Bunun üzerine Eskişehirspor’a gittim. Hayatımda yaptığım en büyük hata budur. İzmir’den Eskişehir gibi bir kente giden oyuncunun takıma girmesi zordur. Çok iyi maçlar oynamama rağmen belli bir kadro oluştuğu için fazla forma giyemedim. Beni Balıkesir’e, ardından Nevşehir’e kiraladılar.”

Seksenli yıllarda bir sezon hocalığını yaptığı Altınordu'nun
bir maçında.
Nehir Çetintaş o günkü futbol anlayışının yanı sıra çalıştığı bazı hocalarını şöyle anlatıyor: “O zaman oynadığımız futbolla bugünkü futbol arasında uçurum var. İki tane çalım atan adamın olsun, işi idare ediyordun. Şimdi bir tane adam kötü oynasın, takım zor duruma düşüyor. O zaman herkesin bölgesi belliydi. Bir ara bizi rahmetli Bülent Esel çalıştırıyordu. İki kere santrayı geçmeye kalkıştım, ‘Gitme, kafanı kırarım!’ diye bağırdı bana. Eskişehir’e gittiğimde İstanbul’da bir Beşiktaş maçı oldu, bütün gazeteler beni yazdı. Gegiç takımı çok iyi çalıştırıyordu fakat sahaya çıktığı zaman pasif kalıyordu. Takımı Aydın Begiter yönetiyordu. Altınordu’nun 2. Lige düştüğü sezon bizi Molnar çalıştırmıştı. İki tane taktik veriyordu, işi bitiriyordu. O zaman Bursaspor’la çekişmiştik. En zor deplasman maçımız Adana’da oldu. 2-1 galiptik. Bir ara top taca çıktı, topu almaya gittiğimde seyirciler sahaya taş yağdırınca maç tatil oldu. 3-0 hükmen kazanıp şampiyon olduk. O zaman Adana deplasmanı çok zordu. Yollar bozuk, otobüsle bir günde gidiyordun. Ankara iyiydi, motorlu trenle giderdik oraya. Haftada iki antrenman yapıyorduk ama Cumartesi-Pazar iki maç yapardık. Şimdi haftada iki maç oynayınca ağır diyorlar.”

Balıkesirspor'da oynarken oğluyla.
Altınordu seyircisi bir zamanlar Alsancak Stadını doldururken bugün yaş ortalaması ellinin üzerinde küçük bir taraftar grubu haline gelmesini şöyle açıklıyor: Altınordu’nun eskiden çok taraftarı vardı. Basmane’de, Tilkilik’te herkes Altınordu’yu tutardı. Fakat Tilkilik zamanla SİT alanı olunca oradaki iş güç sahibi insanlar Göztepe’ye taşındılar. Bugün Göztepe’de yaşlı bir adam Altınordulu, oğluysa Göztepelidir. O göçle birlikte Altınordu taraftarı çok azaldı. Yoksa kulübün civarında herkes bizim takımı tutardı, eşekleri bile lacivert-kırmızı boyarlardı. O zaman televizyon gibi eğlenceler yoktu, herkes stada gidip maç izlerdi.”
Eskişehir’de düzenli forma giyme imkanı bulamayan Nehir Çetintaş 30 yaşında futbolu bırakıp Almanya’ya yerleşti ve uzun yıllar bu ülkede kaldı: “O zaman Doğan Andaç’ın kardeşi İşçi Bulma Kurumunda çalışıyordu. Onun vasıtasıyla Almanya’ya gittim. Altaylı Feridun, Göztepeli Halil ve ben aynı günde müracaat etmiştik. Orada iyi bir hayat yaşadım. Augsburg şehrinde Türk SV adlı bir spor kulübü kurdum. Takımım hâlâ 1. Amatör kümede oynuyor. Oradan ilk kuşak Türk gençlerini yetiştirip buraya gönderdik.”

Nehir Çetintaş (sol başta) yanındaki Doğan Andaç'la birlikte Augsburg
stadında genç milli takımın bir maçını izliyor. Soldan altıncı genç,
Beşiktaşlı Recep.
Almanya’dan emekli olan Nehir Çetintaş yurda dönünce tekrar İzmir’e yerleşti. Futbol oynadığı günlerdeki heyecanını kaybetmeden amatör küme ve genç takım maçlarını izleyip yetenekli gençleri keşfediyor. Sonradan başka takımlara gitse de Altınordulu Nehir olarak tanınıyor. Almanya’dayken formalar, toplar gönderdiği, İzmir’deki maçlarını takip ettiği takımına olan sevgisini “Altınordulu olduğum için gururluyum” sözleriyle ifade ediyor.