29 Mart 2013 Cuma

Halil Kiraz - Göztepe'de Bütün Formaları Giydi


“Göztepe’nin simgesi olan şu tepenin eteklerinde doğup büyüdüm. Biraz ileride, deniz tarafında Halk Bankası vardı. Orada kasap dükkânımız vardı seneler boyunca. Orada kiracıydık, sonra yolun karşı tarafında dükkân aldık. Yani ben doğduğum gün Göztepeliydim.”
Orhan Berent’le birlikte Güzelyalı’da, caddeye bakan evinde Halil Kiraz’la karşılıklı oturuyoruz.  O muazzam Göztepe takımının üyelerinden biri olan Halil Kiraz’la, herkesin bildiği adıyla “Bombacı Halil” ile sohbet ediyoruz. Sohbetimize eski fotoğraflar, onun ve Göztepe’nin başarılarını manşete taşıyan gazeteler eşlik ediyor.


1944 senesinde Göztepe semtinde dünyaya gelen Halil Kiraz Göztepe takımında nasıl futbol oynamaya başladığını şöyle anlatıyor: “Tepenin oralarda tarla gibi bir sahamız vardı. Arkadaşlarla orada maç yapardık, ben de golcüydüm. Bir gün baktık Göztepe takımı sezon açılışı için Susuzdede’ye dua etmeye geldi. Ben de onların arkasına takıldım, tarlaya kadar gittim. Karşılıklı maç yapacaklardı, bir kişi eksik kaldı. Bana, ‘Sarı, kalecilik yapar mısın?’ diye seslendiler. ‘Yaparım,’ dedim. Halbuki kalecilikle alakam yok benim. ‘Yok ben santrfor oynarım,’ diyebilir misin? Geçtim kaleye. Onlar da bana çok sert şut çekmediler. Oraya, buraya zıpladım. ‘Sarı senden çok iyi kaleci olur, yarın idmana gel, Abbas Göçmen hocayı gör, seni genç takımla idmana çıkarır,’ dediler. O gece heyecandan sabaha kadar uyuyamadım. Ertesi gün gittim idmana, sahada ufak tefek bir adam vardı. ‘Burada Abbas Göçmen varmış,’ dedim. ‘Ne yapacaksın onu?’ dedi. ‘Onu arıyorum,’ dedim. ‘O benim kerata,’ diye karşılık verdi. ‘Alil sen misin?’ diye sordu. Ben evet deyince, ‘İyi, hadi geç bakalım kaleye,’ dedi. Çift kaleden evvel ısınmak için şut atıyorlardı. Ben uçuyorum, bazılarını tutamıyorum. ‘Alil çık kaleden,’ dedi. Çıktım kaleden, yanına çağırdı. ‘Sana kim kalecisin dedi? Senden kaleci olmaz.’ Bunu duyunca ben üzüntüden ne diyeceğimi bilemedim. ‘Geç kale önüne, ortalanan toplara vur bakayım, göreyim seni,’ dedi. Ben birkaç şut çekince, ‘Bak ne güzel vuruyorsun toplara,’ diye bana cesaret verdi. Şut çekerken bana, ‘Şöyle vuracaksın, ayağının içinle vuracaksın,’ diye gösterdi ve yakından vurursam kalecilerin elini bile kaldırmaya fırsat bulamayacağını söyledi. Beni idmanlar bittikten sonra özel olarak devamlı çalıştırıyordu.”

İzmir genç karması formasıyla.
Sert şutlarıyla ve çalışkanlığıyla göze batan genç oyuncu Göztepe genç takımına seçilir ve iki sene boyunca takım kaptanlığı yapar. “Adnan (Süvari) Abi’nin babası bizim kasap dükkânından çıkmazdı, her gün beraberdik. ‘Halil, Abbas seni çok seviyor, gözüne girmişsin, artık benim bir şey söylememe gerek yok,’ diyordu.” Genç oyunculara fırsat vermekten hiç çekinmeyen Adnan Süvari onu1961-62 sezonundan itibaren, yani henüz daha on yedi yaşındayken A takım kadrosuna alır. “On yedi yaşında Abbas Göçmen’in sayesinde Göztepe’de oynamaya başladım ve Adnan Süvari’nin sayesinde isim yaptım. Göztepe aşığı oldum. Takıma yeni girdiğim günlerde Karşıyaka’yla bir hazırlık maçı oynamıştık. Adnan Abi yeni bırakmıştı Karşıyaka’yı. Onları 5-0 yendik, iki golü ben attım. Moralim bayağı yükselmişti.”

Güzelyalı sahilinde bir zamanların ünlü
Mez Gazinosu önünde Ali Artuner
(sağda) ve bir arkadaşıyla birlikte.
Söz Adnan Süvari’den açılınca Göztepe’nin başarısında onun rolünü soruyoruz. Bugün bile büyük bir saygı duyduğu belli olan hocasını anlatmaya başlıyor: “Adnan Abi 1961 senesinde Göztepe’nin başına geldi ve yaşlı futbolcuları takımdan uzaklaştırdı. Beni, Ali’yi, Nihat’ı takıma yerleştirdi. Hepimiz için on, belki on beş maç ısrar etti. Bir oyuncu elbette her maçta iyi oynayamaz, kötü maçları olur. Ben on yedi yaşındayken İstanbul Mithatpaşa’da Fenerbahçe maçına çıktım. Kalemizi şaşırdım. Karşımda Lefterler, Canlar, Basriler var. Hayran olduğum oyuncularla karşı karşıya oynuyorum. O kadar heyecanlıydım ki bir ara daldım onları seyrediyorum. Gürsel Abi, ‘Halil, Halil, oğlum sen maçtasın!’ diye seslendi. Böyle olaylara rağmen Adnan Abi bize her zaman güvendi. Maçtan önce ve sonra futbolu konuşmak istemezdi. ‘Ben şimdi size bir şey anlatsam beni duymazsınız,’ derdi. Kampta bir gün evvel, bir gün sonra konuşmazdı. Fakat o Fenerbahçe maçına çıkmak üzereyken bizim yanımıza geldi, ‘Çocuklar bugün gerekirse beş tane yiyin ama bir tane gol atın,’ dedi. ‘Zaman gelecek göreceksiniz, biz bunları burada yeneceğiz.’ Üç-beş yıl içinde bu dedikleri gerçekleşti. Neden? Çünkü aynı kadroyu devam ettirdi. O efsane takımı yaratan bana göre Adnan Abi’dir. Gürsel Abi topu bana atıyordu, ben heyecandan ayağımın altından kaçırıyordum. Gürsel Abi, ‘Hadi oğlum devam,’ derdi. Adnan Abi kenardan, ‘Hadi evlat, aferin,’ diye moral verirdi. Öyle davranmayıp azarlasa ben daha doğmadan bitmiştim. Rahmetli çok kaliteli bir insandı. İspanya’ya gittiğimizde havaalanında çeşitli ülkelerden gazeteciler etrafımızı sardı. İspanyol, İtalyan gazeteciler İngilizce soru sormaya çalıştı. Adnan Abi, ‘İngilizler şuraya, İspanyollar şuraya, İtalyanlar şuraya geçsin, hepinizle ayrı ayrı konuşacağım,’ diye onları ayırdı. Hepsiyle kendi dilinde konuştu. Hiçbir zaman hoca dedirtmezdi kendine, ağabey gibiydi; zaten bizim gibi Göztepe’nin eteğinde büyümüş bir ağabeyimizdi.”

1961 Kasım'ında Göztepe kadrosu (ayaktakiler): Seracettin, Çağlayan,
Kamil, Halil, Burhan, Sümer. (oturanlar): Hakkı, Abdürrahim,
Gürsel, Sedat, Nevzat.
Göztepe’deki ilk sezonunda sadece beş maçta yer almasına karşın ikinci sezonundan itibaren takımın değişmez oyuncusu olur. “Takımdaki esas yerim sol açıktı ama sağ bek sakatlandığı zaman ben oraya, Ceyhan sol açığa geçerdi. Fevzi mi sakat, Halil 9 numaraya, Ceyhan sol açığa. Nihat mı sakat, Halil sağ açığa. Kalede bile oynadım. Kaleci bile değiştirmenin yasak olduğu yıllarda bir maçta Ali sakatlanınca kaleye geçtim. Kısacası Göztepe’de bütün formaları giydim.”


Bombacı Halil lakabını almasına sebep olan sert şutlarının doğuştan gelip gelmediğini sorduğumuzda bize verdiği cevap takımın o yıllardaki başarısının arkasında yatan nedenlerden birini de gösteriyor: “Toplara sert vurmam sadece Allah vergisi bir yetenek değil, çok çalışmayla elde edilmiş bir meziyetti. İdman biterdi, saat 5 veya 6 gibi akşam karanlığı çökerdi. Ona rağmen, rahmetli Ali kaleye geçerdi. O zaman üç-dört tane top vardı. Ali hava kararana kadar kaleden çıkmaz, çamurun içinde oradan oraya uçardı. O sayede kısa sürede A milli takıma gitti, Turgay Şeren’i kesti.  Ben ve Gürsel Abi yüz tane, iki yüz tane şut çekerdik. Hatta onunla iddiaya girerdik direğe kim vuracak diye. Sürekli şut çekerdik. O şekilde çok iyi şut çekmeye alıştık. Bugün takımlarda yirmi beş kişi aynı idmanı yapıyor. Özel idman yapan yok. Adnan Abi futbol antrenmanının yüzde sekseni maçtır derdi. Bir kaleye forveti, öbür kaleye müdafaayı alırdı. Forvet elemanlarına sürekli ortalar yaptırır, santrforlar kafaya çıkarlardı. Biz de sürekli yapılan ortalara şut çekerdik. Geçenlerde bir televizyon programında konuşmacılardan biri Hami’nin sert şutlarından bahsedince Erman Toroğlu, ‘Ben Bombacı Halil gibi topa vuran adam görmedim,’ dedi. Ama bu çalışmakla kazanıldı tabii.”

23 Kasım 1963'te Göztepe'nin Fenerbahçe'yle 1-1 berabere kaldığı maçta,
Şeref Has'ın yanından kafayla Şükrü Ersoy'a gol atıyor.
Oyuncuların çok sevip saydıkları Adnan Süvari’yle ufak tefek anlaşmazlıkları olmuyor değildi. Fakat bunlar büyümeden çözümleniyordu. Halil Kiraz bu konuda bir anısını şöyle anlatıyor: “OFK Belgrad maçına gidecektik. Edirne’de özel bir maç yaparak hazırlanıyorduk. Adnan Abi maç sırasında beni eleştiren mahiyette bir şeyler söyledi, ben de, ‘Tamam abi ya!’ diye biraz sertçe cevap verdim. ‘Çık dışarı’ dedi. Çıktım ama her tarafım yaptığım hatadan dolayı zangır zangır titriyor. O zaman kulübün fazla parası olmadığından otobüsle gidiliyor deplasmana. Adnan Abi bana, ‘Sen Belgrad’a gelmiyorsun, geri gideceksin,’ dedi. Sonra gece oldu, bir baktım yönetici Muhittin Ekiz geldi. O da muhitimizin büyüğüydü. Malzemelerini hazırla, Belgrad’a sen de geleceksin, ama hemen git Adnan Abinden özür dile,’ dedi. ‘Gerekirse ayaklarına kapanırım,’ diye karşılık verdim. Hemen odasına çıktım. Kafasına buz torbası koymuş yatıyordu. ‘Gördün mü, senin yüzünden ne hale geldim,’ diye takıldı. Kalktı sarıldı bana, ben ağlamaya başladım. ‘Kerata, sensiz olmaz bu takım,’ dedi.”

Ortak bir arkadaşlarının düğününde Metin Oktay'la birlikte.
Başarılı olup sivrilen her oyuncu gibi onun da İstanbul takımlarından teklif alması kaçınılmazdır: “Bir ara Beşiktaş’la anlaşmak üzereydim. Hakkı Yeten başkan, Recep Adanır menajerdi. Fakat kulüp beni bırakmadı. Yanlış hatırlamıyorsam idarecilerimizden David Franko, ‘Halil’i verirsek arkası çorap söküğü gibi gelir; Gürsel’i, Nevzat’ı, Çağlayan’ı da alırlar, Göztepe biter,’ demiş. Bizden evvel çok güzel bir İzmirspor takımı vardı; Nedimler, Rahmiler, Güvenler filan. Sami Özok o takımdan yedi futbolcuyu üç büyüklere sattı ve kısa zamanda küme düştüler.”

Göztepe takımı bir sezon açılışından önce Susuzdede'de
dua ediyor.
Göztepe ilk çıkışını 1967’de Türkiye Kupası finaline yükselerek yakalar. O sene kurayla kaybedilen final maçı Halil Kiraz’ın unutamadığı anılardan biri olur: “Türkiye Kupası finalini oynuyorduk Altay’la. Normal süre ve uzatma 2-2 berabere bitti. Yazı tura atışında kupayı kaybettik. Ama maçtan sonra Göztepeli seyircilerin bizi çağırıp bağrına basmasını, dakikalarca alkışlamasını hiç unutmuyorum.” 

Adını bütün Türkiye’nin duymasını sağlayan Atletico Madrid maçını anlattırıyoruz: “Maçın daha başlarında bir penaltı oldu. Gürsel Abi topu alacak, atışı yapacak diye düşünüyorum. Ceza sahası kenarına gideyim de top kaleciden geri dönerse vurabilirim diyorum. Fakat Gürsel Abi bana döndü, ‘Halil, git at penaltıyı,’ dedi. Alsancak Stadında 20 bin kişi var. Tellerin önünde oturan seyirciler bile var, her yer tıklım tıklım. O anda o 20 bin seyircinin hepsini omzumda hissettim. Çıt çıkmıyor sahada. O andan sonra atmam diyemezsin. Üç saniye içinde topu diktim, kendi kendime, ‘Ulan Halil, kaleyi tutturamazsan senin bombacılığına yazıklar olsun,’ diye söylendim. Kaleci sağa sola oynuyordu, yaradana sığınıp bir vurdum. Top kalecinin başının üstünden geçip ağları yırtarak dışarı çıktı, tribünlerde çıt yok. Hakem santrayı gösterince bütün stat ayağa kalktı. Sonra Gürsel Abi kafayla bir gol atıp durumu 2-0 yaptı."

Atletico Madrid maçının ertesi günü Yeni Asır, sayfanın
yarısını penaltıdan attığı ilk gole ayırmış.
"Collar diye bir kaptanları vardı,  sol açık. Çok çabuk bir adamdı. İlk maçta bizim sağ bek K. Mehmet’i paçavra yaptı. Oysa Mehmet çok çabuk oynardı ve kuvvetli bir oyuncuydu ama sakatlandı. İzmir’deki maçtan önce Adnan Abi akşam beni çağırdı, ‘Yarın sağ bek oynayacaksın, en çok sana güveniyorum,’ dedi. Benim hayatımı değiştiren bir olaydı bu. Maç başladı, ben Collar’a iki tane girdim. Ne o Türkçe konuşmasını biliyor, ne ben İspanyolca. Bir şeyler homurdanıyor, ben buna bir giydirdim, taca attım yani adamı. O zaman kart uygulaması yok, hakem birkaç kez bana ihtarda bulundu. İkinci yarıda Collar kızdı, gidip hakemin yüzüne tükürdü. Hakem de onu dışarı attı. Artık maçın sonları yaklaşmıştı; sağ taraftan, açık tribünün oradan bir top aldım. Yanlış hatırlamıyorsam Luis Aragones çıktı karşıma. Onu bir çalımladım, baktım solunda top sıçrıyor. Yaradana sığınıp mermi gibi bir şut patlattım, top doksandan kaleye girdi. O zaman beni gören herkes anlatıyordu – Adana’da, Kayseri’de, Antalya’da, bütün Türkiye ayağa kalkmıştı senin attığın bu golle diyorlardı. O dönemde yabancılara karşı galip gelmemiz zordu, sanki savaş kazanmış gibi oluyorduk.”

"Atletico Madrid'e attığım üçüncü gol.
Halit (Kıvanç) Abi bağırıyor: San Roman,
Roma'ya kadar uçsan bu topu tutamazsın!"
"Marsilya maçından evvel Adnan Abi yaptığı konuşmada, ‘Arkadaşlar bu Fransızlar bizi her zaman küçümser, milli maçlarda bile ikinci takımlarını yollarlar, yenerler ve giderler ama şimdi Türk futbolunun ne olduğunu şu Fransızlara gösterin,’ demişti. O maçta sol açık oynuyordum. Ertan çok güzel bir orta yapmıştı, ben gelişine kafayı koydum, 1-0 öne geçtik. İkinci yarı başında kaleciyle karşı karşıya kalınca çaktım şutu, 2-0 kazandık o maçı. Rövanşta 2-0 yenildik. Uzatmada sonuç değişmedi. O zaman penaltı atışları yoktu, yazı tura atıldı. Nihat gitti kuraya ve biz kazanınca Marsilya’yı eledik.Bizim oynadığımız dönemde Göztepe’nin kadrosunu bütün Türkiye ezbere sayardı. Üç büyüklerin kadrolarını saymaya kalksa kimse sayamaz. İşte Göztepe’nin başarısı burada yatıyordu. Bütün Türkiye’de bir Göztepe sevgisi oluşmuştu. Bu sevginin en büyük sebebi Avrupa takımlarına karşı başarılı olmamızdı. Yenilsek bile iyi oynayarak yeniliyorduk."


Halil Kiraz’ın unutamadığı maçlardan biri de 1970’te Fenerbahçe’yi 3-1 yenerek kazandıkları Cumhurbaşkanlığı Kupasıydı. “Maçtan önce bazı Fenerli ve Göztepeli oyuncuları televizyon programına çıkarmışlardı. Ziya Şengül, “Biz Fenerliyiz,” filan diye biraz mağrur konuştu ama Can Abi çok temkinliydi. ‘Göztepe son birkaç yılda çok büyük atılım yaptı. Bizi İstanbul’da da İzmir’de yeniyorlar. Bu maç bana göre ortada, favori yok. Onların kadrosu belki bizden daha iyi’ diye konuştu. Maçın daha başında Nedim’in golüyle 1-0 mağlup duruma düştük. Arkadan üç tane atıp kupayı aldık.”

Bir ödül töreninde.
Birkaç sezon İstanbul takımlarını yenerek şampiyonluk potasına giren Göztepe’nin İzmir takımlarına kaybettiği puanlarla hedeften uzaklaşmasının sebebini sorduğumuzda şunları söylüyor: “Avrupa ve İstanbul takımlarına karşı oynarken yaşadığımız konsantrasyon İzmir takımlarıyla yaptığımız maçlara göre çok farklıydı. İddialı rakipleri yendiğimiz zaman daha farklı bir hava yaşıyorduk. Yüzden fazla gol attım ama bugün hâlâ Atletico Madrid’e attığım goller konuşuluyor.”

1981 Mayıs'ındaki şampiyonluk yemeğinde kulübün
simge ismi Fuat Göztepe ile.
Adnan Süvari’nin Göztepe’den ayrılması, Gürsel Aksel’in futbolu bırakması ardından Halil Kiraz da daha verimli olabileceği bir yaşta, 1970-1971 sezonu sonunda Göztepe’den ayrılır. “Lisan öğrenmek, antrenörlük kursuna katılmak amacıyla Almanya’ya gittim. Fakat lisan öğrenemediğim gibi memleket hasreti de ağır bastı. Bir ara Özcan Arkoç beni ziyaret etti. Hamburg’un oyuncularından Hrubesch o sıralar sakatlanmış. Beni takıma almak istedi fakat ben Türkiye’ye döndüm. Göztepe kulübü bana hemen altyapı hocalığını verdi. Amatör takımı çalıştırdım. Sekiz sene bu şekilde çalıştım. A takıma iki kez hocalık yaptım. Sökespor’u Üçüncü Ligde şampiyon yaptım. Üçüncü Ligden düşmek üzere olan Selçuk Efesspor’un başına geçip ligde kalmasını sağladım. İzmir dışından çok teklifler geldi ama Ege dışına çıkmak istemedim. Futbol oynarken hangi mevkide ihtiyaç varsa oynamıştım, kulüpte de genel kaptanlık dahil ne görev verdilerse yaptım.” 


24 Mart 2013 Pazar

Muzaffer Çetin - Altınordu


60’lı yıllarda futbol sahalarında yıldızlar vardı Metin Oktay gibi, Can gibi, Lefter gibi. Attıkları goller, paslar, çalımlar günlerce hatta bazıları yıllarca konuşulurdu. Nereye gitseler gazeteciler, foto muhabirleri onları takip ederdi. Bir de futbolun emekçileri vardı; sessiz sedasız işlerini yaparlar, sahanın neresinde görev verilirse gıkını çıkarmadan oynarlardı. İşte Altınordulu Muzaffer Çetin bu sessiz futbol emekçilerinden biriydi.


Muzaffer Çetin, Bitlisli bir anne ve babadan 1939 yılında Malazgirt’te dünyaya geldi. Ticaretle uğraşan babası işleri açısından daha iyi olacağını düşününce aile 1952’de Diyarbakır’a yerleşti. Genç Muzaffer futbolla burada tanıştı. O yıllarda çocuk yetiştiren insanların önceliği evlatlarına iyi bir eğitim sağlamak olduğu için, ileride ünlü birer futbolcu olacak bütün yaşıtları gibi babasından gizlice futbol oynuyordu. Sadece iyi bir futbolcu değil aynı zamanda iyi bir atletti de. Ortaokul yıllarında okulun atletizm takımına seçilmiş, 800 metreden 10 bin metreye kadar bütün uzun mesafe branşlarında ve kır koşularında yarışmıştı. Başlangıçta eğitimini aksatacağı endişesiyle koşulara katılmasına da karşı çıkan babası, okul müdürü ve beden eğitimi öğretmeninin eve kadar gelip izin istemesiyle yumuşamıştı.

Muzaffer Çetin (solda) takım arkadaşı Hüseyin ile bilek
güreşinde. Melih, Todor, Erkan ve Gode Cengiz seyrediyor.
Zamanla genç Muzaffer’in oynadığı futbol sadece Diyarbakır’da değil, komşu illerde de dikkat çekti. Nitekim 1956 senesinde, yani henüz on yedi yaşındayken Malatya’nın güçlü ekibi Sümerspor onu hem lisede okutup hep çalışır gibi göstererek kadrosuna kattı. Böylece “Oğlum oku, nereye istersen göndereyim,” diyen babası onun Malatya’da lise tahsili yaptığını düşünürken orada futbolunu geliştirdi. Liseyi bitirince Diyarbakır’a döndü ve şehrin en güçlü iki kulübünden biri olan Yıldız Gençlik’te oynamaya devam etti.
Yıldız Gençlik takımında forma giymesi Muzaffer Çetin’in hayatını değiştiren dönüm noktası oldu. Diyarbakır’da görev yapan Altınordu taraftarı bir binbaşının dikkatini çekmişti. Altınordu yöneticilerini yakından tanıyan binbaşı hemen İzmir’e haber göndererek bu genç oyuncuyu almalarını tavsiye etti. Zaten her sene isim yapmamış yetenekli oyuncuları bünyesine katan kulüp, Muzaffer’i denemek için İzmir’e davet etti.
Tam İstanbul’daki Yıldız Teknik Üniversitesinin sınavına girmeye hazırlanırken (malum olduğu üzere o yıllarda memlekette çok az sayıda üniversite vardı ve hepsi kendi giriş sınavını yapıyordu), gelen bu davet aileyi yine tedirgin etmişti. “Bir gideyim göreyim, olmazsa geri dönerim,” diyerek yola koyulan genç futbolcu oynadığı deneme maçlarında beğenilince 1959 Temmuz ayında Altınordulu oldu: “Benimle birlikte Bülent Esel antrenör-oyuncu olarak gelmişti. Onun dışında takımda Beytullah Baliç, Aydoğan Çipiloğlu gibi tecrübeli isimler vardı.” 

Muzaffer Çetin (altta, sağ başta) Altınordu'ya yeni katıldığı takım
 arkadaşlarıyla birlikte sezon açılışında.                             (Yeni Asır)
İlk geldiği günlerde sol iç ve sol açıkta yer almıştı. Bir Beşiktaş maçında sol bek Rüştü’nün kolu kırılınca onun yerine geçti ve ondan sonra çoğunlukla savunmanın sol kanadını korudu. Fakat mütevazı ve çalışkan kişiliğiyle sevilen oyuncu takımın hangi mevkide eksiği, sakatı varsa oraya kondu ve görevini yaptı: “Bazen santrhafta, orta sahada oynadığım oluyordu. Sağ bekte oynadım. Hatta Ankara’daki bir Demirspor maçında santrfor sakatlandığı için o mevkide bile oynadım. Kısacası kale hariç her yerde görev yaptım.”
Çalışkan görev adamı kişiliğiyle İstanbul kulüplerinin dikkatini çekmişti. Fakat o sırada 27 Mayıs 1960 darbesi gerçekleşmiş, işbaşına gelen cunta asker futbolcuların takımlarında oynamasını yasaklamıştı. Bunun üzerine İstanbullu yöneticiler askerliğini henüz yapmamış olduğu için onun peşini bıraktılar. Daha sonra, bu yasağın kalktığı yıllarda askerliğini yaparken ordu milli takımına seçilmişti. “Ordu milli takım sorumlusu Doğan Andaç beni ordu milli takımına seçti. Ordu spor kulübünün başkanı Albay Mehmet Ali Ezgü, geçmişte Altınordu kurucularındandı. Kardeşi Nuri Ezgü çok iyi basketbolcuydu. Yemekte oturuyorduk. Beni görünce çağırdı, ‘Ne işin var?’ burada diye sordu. ‘Doğan Hoca beni seçti,’ deyince, ‘Topla pılını pırtını, doğru İzmir’e dön,’ dedi. O sezon küme düşmemek için mücadele eden Altınordu’nun maçlarında yer almamı istiyordu.”

Bir Altay maçında Nazmi Bilge ile mücadelede.    (Yeni Asır)
Her maçta canla başla mücadele etmesine rağmen emeğinin karşılığını tam olarak alamaması en büyük üzüntü kaynağıydı. “Sezon başında transfer ücreti alacağımız zaman sen bizim evladımızsın derler, fazla para vermezlerdi. Zaten belirlenen paranın da tamamını alamazdık. Bir gün artık canıma tak etmişti, ben sizin evladınız değilim dedim. Evlenecektim, 35.000 lira istedim, otuza indirdiler. Düğün yapacağım için 15.000’i peşin almıştım, kalan 15.000’i de kestiler. Yeni gelen oyunculara 22.500 ila 25.000 lira verildiğini duyunca yöneticilere gittim alın verdiğiniz parayı, ben futbolu bırakıp memlekete dönüyorum dedim. Benim başka kulübe gideceğimi düşündüler. Eskiden ayrılmak isteyen oyuncuya kulübü satış fiyatı koyardı. Sana satış fiyatı koyalım dediler. Hiçbir yere gitmiyorum, memlekete döneceğim dedim. Onun üzerine benim ücretimi de 22.500 liraya çıkardılar.”
İlk geldiğimde 250 lira maaşla başladım oynamaya. Bülent Esel 500, Aydoğan 400 lira alıyordu. Bazen mesela Galatasaray’ı yeniyorduk, Candoğan Sakaoğlu 1000 lira prim veriyordu. Çok büyük paraydı o zaman. Futbolcunun ortalama maaşının 250-300 lira olduğunu düşünürsen çok iyi paraydı. O yüzden üç büyüklere karşı daha hırslı oynardık. Yeri gelir bunlardan birini şampiyonluktan ederdik. Mesela Gegiç Fenerbahçe’yi çalıştırırken ‘Altınordu’yu yenersek şampiyon oluruz,’ diye bir demeci vardı.”

Defansta oynamasına rağmen centilmen kişiliğiyle tanınan Muzaffer Çetin, futbol hayatı boyunca sadece bir kez, Ankara’da yapılan bir Ankaragücü maçında oyundan atılır. “Sert oynardık ama bizim sertliğimiz rakibe değil topa karşıydı. O zaman sarı ve kırmızı kart yoktu. Sert girip de hakem geldiği zaman, ‘Hocam, özür dilerim, bir daha olmaz,’ derdik. Bunun üzerine genellikle hakem yumuşardı. Şimdiki oyuncular hakemin üzerine yürüyor.”

Muzaffer Çetin’in oynadığı dönemde Altınordu bir sezon İkinci Ligde mücadele edip tekrar Birinci Lige döner.  65-66 sezonunda Bursaspor, Eskişehirspor, Adana Demirspor gibi güçlü ekiplerle şampiyonluk mücadelesi verirler. “En unutamadığım maçlardan biri İkinci Ligde şampiyonluk mücadelesi verdiğimiz Demirspor’la Adana’da yaptığımız maçtı. Tribünlerden sürekli taş ve turunç yağıyordu. Neredeyse iki sepet dolusu turunç atılmıştı sahaya. O maçı 3-1 kazanıp tekrar Birinci Lige döndük.”

Altınordu tekrar Birinci Lige çıksa da bu durum fazla uzun sürmez. Sürekli Anadolu’dan yarışa katılan yeni rakipler, kulübün sağlam ekonomik temellere dayanmaması, taraftarının azalması gibi birçok etken bir araya gelince, 1969-70 sezonunda bir daha dönmemek üzere Birinci Lige veda eder. Kendisiyle görüştüğümüz Basmane yakınlarındaki Tilkilik semtinde bulunan tarihi kulüp binasının çevresi hakkında söyledikleri kulübün güç kaybının nedenlerinden birini ortaya koyuyor: “Zamanında burada İzmir’in zenginleri, ticaretle uğraşan insanları yaşıyordu. Altınordu’nun taraftarını onlar oluşturuyordu. Sonra bu bölge SİT alanı ilan edildi. Onlar evlerini yıkamayınca başka semtlere taşındılar. Çocukları Göztepe’yi, Karşıyaka’yı tutmaya başladı.”

Altınordu’daki ilk yıllarında hocalığını yapan İzmir’in unutulmaz futbolcusu Sait Altınordu’yu hayranlıkla anlatıyor: “Bizi çalıştırırken idmanda karşı takım eksik kalırsa o da oynardı. O maçlarda gel de yanaş, ayağından topu alamazdın. O yaşına rağmen korkunç top oynuyordu. Topa vurduğu zaman çok güzel falso verirdi.” Onunla ilgili olarak anlattığı bir olay, Sait Altınordu’nun büyük futbolculuk meziyetini ortaya koyuyor: “Futbolculuğu sırasında bir Altay-Altınordu maçından önce Altaylılar onu bir yere yemeğe götürmüşler. Sait Hocayı öyle çok içirmişler ki masadan kalkamayacak hale gelmiş. Sonunda götürüp bir otele yatırmışlar. Altınordu maça on kişi başlamış. Bir Altınordu taraftarı yetkililere haber verince otele gidip hemen onu duşa sokmuşlar. İkinci yarıda oyuna girmiş. Altınordu ilk yarı 2-0 mağlupken maçı 4-3 kazanmış. Sait Hoca üç gol atıp bir gol attırmış.”  

Bir Ankara seyahati sırasında Anıtkabir ziyareti.
Muzaffer Çetin ön sırada sağdan ikinci.
Yıllarının geçtiği Alsancak Stadının zemini hakkında söyledikleri aslında o dönemin bütün futbolcularının günümüze kıyasla nasıl sıkıntı çektiklerini gösteriyor: “Alsancak Stadında hiç çim göremedik. Saha kömür tozuyla kaplıydı. Maçtan evvel arazöz sahayı sulardı. Buna rağmen yere düştüğümüz zaman zımpara gibi bacağımızı yırtardı saha. Saha şartları dışında seyahatler de şimdiki gibi kolay değildi. O zaman birçok seyahate vapur ve trenle giderdik. İstanbul’a, Mersin’e, Antalya’ya hep vapurla giderdik.”

1965-66 sezonunda Birinci Lige çıkan kadro. Muzaffer Çetin altta soldan
ikinci. Bülent Esel, Candoğan Sakaoğlu, Molnar ve Sadi Oktav (üstte,
soldan ilk dört) takımın idari ve teknik isimleri.
1966-67 sezonu sona erdiğinde kulüp emektar oyuncusunu serbest bıraktı. Muzaffer Çetin bunun üzerine yuvaya döndü ve yeni kurularak Üçüncü Ligde mücadele etmeye başlayan Diyarbakırspor’da oynadı. Kaptanlığını üstlendiği bu kulüpte üç sezon forma giydikten sonra bir sezon da Batman Petrolspor’da oyuncu-antrenörlük yaptı.

Diyarbakırspor'un 1968'deki ilk kadrosu. Kaptan Muzaffer ayakta
sol başta.                                                     (İbrahim Ateşoğlu arşivi)

Daha sonra tekrar İzmir’e dönüp teknik direktörlük kursunu bitirdi. 1970’te kendini geliştirmek amacıyla işçi olarak Almanya’ya gitti. Orada teknik direktörlük kursuna gitmek istedi ama maaşı buna yetmeyince altı ay sonra geri döndü.
Döndüğü zaman Altınordu altyapısını çalıştırdı. Kulüp müdürünün vefat etmesi üzerine başkan Sadi Oktav’ın ısrarıyla bu görevi üstlenip kulübün idari işleriyle uğraşmaya başladı. O zamandan beri sevdiği kulübünden ayrılmadı. Halen her gün Tilkilik’teki tarihi binaya gidiyor, eski futbolcular ve üyelerin bilgilerini güncellemek için uğraşıyor.