26 Aralık 2013 Perşembe

Suat Mamat - Futbol Sahalarında Bir Sanatçı

Futbol tarihimize geçmiş birçok ünlü fotoğrafta imzası bulunan İsmet Gümüşdere’nin sanat eseri niteliğindeki bir fotoğrafıyla hafızamıza kazınmıştı. Rakibinin göğsü hizasına kadar sıçradıktan sonra havada adeta birkaç saniye asılı kalmış, bir balet esnekliğine sahip vücudu yerçekimine direnirken o topa kafayı çakmıştı. Bir başka ünlü fotoğrafı da Beşiktaş’ın antrenmanı sırasında Şeref Stadında kalenin üst direğine kadar sıçrayarak yaptığı röveşataydı. Suat Mamat sahalarda sergilediği estetik hareketlerin yanı sıra Dünya Kupası finallerinde milli takımımızın ilk golünü atarak da futbol tarihimize geçti.


1930 yılında beş çocuklu bir ailenin ikinci oğlu olarak Bakırköy’de dünyaya geldi. Bütün yaşıtları gibi sokaklarda, arsalarda top oynayarak büyüdü. Bakırköy sakinlerinin şehir merkezine giderken “İstanbul’a gidiyorum” tabirini kullandığı o yıllarda, çocukların bütün boş zamanlarını oyun oynayarak geçirdiği arsalar da bol miktarda bulunuyordu. Demiryolcu bir ailenin ferdiydi. Babası ve ağabeyi Devlet Demiryollarında çalışıyordu. Bu nedenle daha on altı yaşında, Yedikule Demirspor’da futbola başlaması şaşırtıcı değildi. (İnternetteki bazı kaynaklarda Ankara Demirspor’da futbola başladığı belirtilmekle birlikte İstanbul dışında hiçbir kulüpte futbol oynamamıştı, ancak ağabeyi Nevzat Mamat Ankara Demirspor’un kalecisiydi.) Bir süre sonra Bakırköy’ün Sümerspor takımına geçti. Askerlik çağı gelince de futboldan kopmadı ve İstanbul Karagücü takımında oynadı. Burada sergilediği başarı Galatasaray’a gitmesinin yolunu açtı: “Karagücü’nün kaptanlığını yaparken şampiyon olduk. Galatasaray idarecileri beni Karagücü’nde oynarken seyretmişler. Zaten ben de Galatasaraylıydım. Galatasaray’a gitmek istiyordum her zaman için. 1952’de tezkere alınca asker elbisesi içinde Galatasaray’a geldim. Beni götürdüler, Beyoğlu’nda Mayer diye bir mağazada giydirdiler. 175 lira maaşla Galatasaray’a bağladılar.”* 

                                                                                                          (Fotospor)
Suat Mamat’ın hayalindeki takıma geldiği 1952’de İstanbul Ligi resmi olarak profesyonelliğe adım atıyordu. O günlerde takımlar profesyonel ve amatör oyuncuları bir arada oynatabiliyordu. İlk aylarda amatör takımda yer alan Suat Mamat 16 Kasım 1952’de oynanan ve Galatasaray’ın Beyoğluspor’u 2-0 yendiği maçla ilk resmi müsabakasına çıktı. Ertesi günkü Milliyet’te Nejat Altav, “11. dakikada kaleye arkası dönükken Suad’ın makaslama bir hareketle çektiği şut güzeldi,” diyerek genç futbolcuyu övüyordu. Bu ifadeden röveşata hareketini futbol hayatının ilk yıllarından itibaren başarıyla uyguladığını anlıyoruz. Nitekim kendisiyle yapılan bir röportajda bu kabiliyeti nasıl elde ettiğini şöyle anlatıyordu: “O dönemde İstanbul’a haftada bir Brezilya takımları gelirdi. Ben onları seyrederdim. Brezilyalıların futbola estetik katan hareketleri vardı. Sonra basketbol salonuna gider kendi kendime çalışırdım. Bu sırada elde ettim bu melekeyi. Ancak doğuştan bir kabiliyet olmazsa bu meleke açığa çıkmıyor.”* Yine Milliyet’in 12 Şubat 1955 tarihli nüshasında “Röveşata Kralı” başlığı altında, “Galatasaray’ın klas sağ içi Suat Mamat ileri-geri gayreti, şutör oyunuyla takımının muvaffak elemanlarındandır. Röveşatalarıyla sahalarımızda kendine has bir futbol fantezisi yaratan Mamat…” satırları yer alıyordu.

                                                                                         (Milliyet)
Galatasaray dergisi 19 Nisan 1953 tarihli sayısında takıma yeni katılan genç futbolcuları tanıttığı yazısında ona da yer vermişti: “Galatasaray takımında bu sezon ilk defa yer alan Suat ilerisi için ümit verici fakat daha çok şeyler öğrenmesi lazım gelen bir futbolcu intibaını uyandırmıştı. Nitekim amatör takımımızla bütün sene devamlı surette yer alan Suat futbol bilgisini gün geçtikçe ilerletirken vücut yapısı da kuvvetlenmişti. Antrenör Gündüz Kılıç’ın sezon sonlarında ısrarla üzerinde durması ve alakası sayesinde nihayet profesyonel kadroya yerleşmiş bulunan bu genç ve müstait futbolcumuz sert şütleri, devamlı top takibi ve girgin oyun tarzı ile gün geçtikçe daha çok göz doldurmaktadır.”

                               (Galatasaray Dergisi)
Genç Suat 1953 yılında düzenlenen Türkiye Futbol Şampiyonasında güzel oyunuyla göz doldurdu. Mersin ve Adana’daki maçlarda rakiplerini eleyen Galatasaray finalde Ankara Havagücü’nü yenerken takımının ilk golünü uzaktan çektiği sert şutla kaydetti. Foto Maç dergisi 7 Nisan 1966 tarihli sayısında Suat’tan şöyle bahsediyordu: “1953 Türkiye Amatör Futbol şampiyonası bu elemanın Oskar armağanı oluyordu. Adana’da yapılan Galatasaray- Demirspor maçında otoriteler maçı unutup Suat’ı methediyorlardı. Uzun boylu, atletik yapılı, topları istediği gibi kullanan bir sağ içti. Demirspor’u 4-3 yenip şampiyon olan Galatasaray kupa ile birlikte eşsiz bir futbolcu kazanmıştı.”

                                                                                              (Galatasaray Dergisi)
Bu başarıların üzerinden çok geçmeden milli takıma seçildi ve Türkiye’nin ilk kez Dünya Kupası finaline katılmasında pay sahibi oldu. İsviçre’deki turnuvaya katılabilmek için İspanya’yla eşleşen Türkiye deplasmandaki ilk maçı 4-1 kaybetmiş, İstanbul’daki maçı 1-0 kazanmıştı. Bugünkü koşullarda İspanya’nın katılması gerekirdi ama o zaman iki taraf birer maç kazandığında gol farkına bakılmıyor, tarafsız sahada üçüncü maç yapılıyordu. 17 Kasım 1953’te Roma’da oynanan maçta İspanya 1-0 öne geçti. Ardından “Canavar” Burhan durumu 1-1 yaptı. İkinci yarıda Suat Mamat takımımızı öne geçirdi. Fakat İspanya kısa sürede buna cevap verince doksan dakika 2-2 berabere bitti. Uzatmalarda da gol olmadı. Henüz penaltı atışı uygulaması icat edilmemişti, beraberlik bozulmazsa yazı-tura atışı yapılıyordu. Franco adlı küçük çocuğun yaptığı atış Türkiye’yi tarihinde ilk kez finallere taşıdı.

                    Roma'da kura atışına giden İspanya maçında Suat takımımızın ikinci golünü atarken.                            (Hayat)                          
Türkiye’nin Dünya Kupası finallerindeki ilk golünü atmak Suat Mamat’a nasip oldu. onun attığı golle B. Almanya karşısında 1-0 öne geçtik, ne var ki maçı 4-1 kaybettik. Mamat o maçı şöyle anlatıyor: “Maçın hemen başında, ikinci dakikada dört beş Almanı çalımlayarak tespih tanesi gibi dizdim ve bir şut attım. Gol olmuştu. Ancak sonra dört tane yedik. Zira 15 dakikalık bir eforumuz vardı. O eforu da sarf ettik. Ondan sonra da yürümeye başladık. Zira antrenman yapma alışkanlığımız yoktu… Çamur içinde çalışıyorduk. Çim sahaya çıkınca şaşırıyorduk. İsviçre’de bunun acısını çektik.”*

1955-56 sezonunda İstanbul Ligi şampiyonluğunu kazanan Galatasaray kadrosu.
Ayaktakiler: Metin Oktay, Kadri Aytaç, Ergun Ercins, Saim Tayşengil, Suat Mamat.
Oturanlar: Turgay Şeren, Ali Beratlıgil, Enver Özdemir, Tayyar Cavcav, Kamil Altan, İsfendiyar Açıksöz.
Suat Mamat orta sahadaki usta oyunculuğunun yanı sıra zaman zaman ihtiyaç doğunca takımının kalesini de korudu. O yıllarda kaleci bile sakatlansa oyuncu değişikliğine izin verilmeyen, bugün bize çok tuhaf gelen bir uygulama vardı. Bu konudaki anılarını aynı röportajda şu şekilde aktarmış: “Bir Ankaragücü maçı oynuyoruz. 2-1 galibiz. Turgay sakatlanınca beni kaleye geçirdiler. Dolmabahçe’de deniz tarafındaki kaledeydim. Avuta giden topa uçarak yumruk vurunca korner oldu. Kornerden gelen top gol olmuştu. Beşiktaş’la yaptığımız bir maçta Turgay yine sakatlanınca kaleye beni geçirdiler. O dönemde Beşiktaş’ın fırtına gibi forveti var. “Şenol-Birol-Gol” tekerlemesi o dönemde çıkmıştı. 45 dakika kalede kalmıştım. Suat bu, nasılsa yer diye her taraftan şut atıyorlardı. Ama gol yemeden bitirmiştim maçı.”*


Suat Mamat on bir sezon Galatasaray forması giydi. Bu süre zarfında üç İstanbul Ligi, bir Milli Lig şampiyonluğu yaşadı. 1959 yılında Beşiktaş onu istediyse de bu transfer gerçekleşmedi. Bu arada çeşitli İtalyan ve İspanyol kulüpleri onunla ilgilendi. Hatta bu amaçla birkaç kez İtalya ve İspanya’ya gitti. Fakat yurtdışına transferi de çeşitli sebeplerle sonuca ulaşmadı.

                                                                                       (Akşam)
Otuz iki yaşında, yani o yıllarda genellikle futbolun bırakıldığı bir yaşta büyük bir rakibin formasını giymeye başladı. Birkaç yıl önce onu almak isteyen Beşiktaş onu nihayet 1963-64 sezonunda kadrosuna kattı. Ne var ki bu transfer Suat’ın Galatasaray’dan istemeyerek ayrılmasıyla, yani şartların zorlaması nedeniyle gerçekleşmişti. Gündüz Kılıç’ın menajer, Coşkun Özarı’nın antrenör olduğu altmışlı yıllarda sık sık görüleceği üzere, oyuncuların bu ikiliyle, birbirleriyle ve yine bu iki ismin birbiriyle yaşadığı bir dizi sürtüşmenin sonucunda Suat Mamat çok sevdiği kulübünden koptu. Kendisi bu ayrılığı verdiği röportajda şöyle anlatıyordu: “1963 yılında şampiyonluk için oynuyoruz. … İstanbulspor maçında berabere kaldık. … Pazartesi günü kulübe gittiğimde bir levha asmışlar. Üzerinde ‘Suat Mamat 15 gün izinlidir’ diye. Coşkun Özarı antrenör, Gündüz Kılıç menajerdi. Şaşırdım. Takımın en iyi oynayan adamı bendim ama kondisyonu iyi değil diye 15 gün izin vermişler. Ben de gittim ilk yardım hastanesinden bir aylık rapor aldım.”*

                                                           (Hayat)
Suat Mamat Galatasaray formasıyla son maçını yeni kulübü Beşiktaş’a karşı oynadı. 1962-63 sezonunun son maçıydı ve Galatasaray Beşiktaş’ın bir puan önünde liderdi; yani kim kazanırsa o şampiyon olacaktı. Foto Maç dergisi 7 Nisan 1966 tarihli sayısında o günü şöyle aktarıyordu: “Suat Mamat gerçekten Metin Oktay’ı krallık tahtına oturtan bir kumandan gibiydi. Altın gollerin sahibine en güzel pasları veriyor, onu Türk futbolunda rakipsiz santrfor yapıyordu. Suat final maçında Beşiktaş’a karşı hayatının en güzel oyununu çıkardı. Sarı-Kırmızılı takımın şampiyonluğuyla biten maçta penaltıyı gole çeviren Metin’e rağmen en iyi oyuncusu idi. Mithatpaşa’da unutulmaz bir gece yaşayan, şampiyonluk turu atan, Gündüz Kılıç’ı omuzlarda taşıyan futbolcular arasında Suat yoktu. O çıkış tüneline yakın bir yerde elini beline dayamış, zafer turunu yapanları seyrediyordu.”

                                                   (Hayat)
Bu final gibi maçı 27 Haziran 1963 tarihli Milliyet’te aktaran ve bütün Galatasaraylı oyunculara dört yıldız, Suat’a ise beş yıldız veren Necmi Tanyolaç şunları yazmıştı: “Sahanın ortasında, menajer ve antrenörlerini omuzlarında taşıyarak şeref turuna hazırlanan şampiyon Galatasaraylılardan kopuveren delikanlı dün geceki maçın yıldızlarından Suat idi. Nemlenen gözler, başı önünde, ihtimal ki ağlayarak soyunma odasına kaçan 6 numaralı formanın sahibini üzgün nazarlarla takip ettiler.”

                                                                                                                              (Hayat)

Beşiktaşlı Suat Mamat bir maçtan sonra
                                Kaya Köstepen ile birlikte         (Hürriyet)

Suat Mamat Beşiktaş forması altında dört sezon geçirdi. Bu sürede üst üste iki lig şampiyonluğu (1965-66 ve 1966-67) yaşadı. Yaşıtlarının çoğunun futbolu bıraktığı dönemde o formunun zirvesindeydi. Toplam yirmi altı kez giydiği milli formayla Beşiktaş’tayken de maça çıktı. hatta 1963 Eylül’ünde Frankfurt’ta oynanan Batı Almanya-Türkiye maçından sonra Avrupa karmasına seçildi fakat bu proje gerçekleşmedi. Karmaya seçilmesi gündeme geldiği zaman Bülent Eken 23 Ocak 1964 tarihli Yeni Asır gazetesinde şöyle yazmıştı: “Suat’ı burada memleketimizde hakim bir zihniyeti yıktığı için ikinci defa tebrik ederim. 33 yaşında ve hala 20 yaşındaki Suat’tan farksız. Demek ki Türkiye’de bir futbolcu 30 yaşını geçtikten sonra mükemmel futbol oynayabiliyormuş. Türkiye’de pek çok futbolcu için 30 yaş futbolun üst sınırı olmuştur.”

                                                                                   (Yeni Asır)
Herkesin “artık futbolu bırakır” dediği bir dönemde, 1967-68 sezonunda Vefa’ya transfer oldu. İlginçtir, bu forma altındaki tek golünü eski takımına karşı attı. Ali Sami Yen Stadında oynanan Vefa-Galatasaray maçında otuz beş metreden çektiği şut genç ve tecrübesiz Yasin’in bacak arasından kaleye girdiği anda, “Ne yalan söyleyeyim zoruma gitmişti,”* diyecek kadar üzülmüştü.

Suat Mamat Vefa formasıyla (ayakta sağdan üçüncü).
Vefa formasıyla futbolu bıraktıktan sonra teknik direktörlük hayatı başladı. Futbol Federasyonunda görev alıp genç milli takımı çalıştırdı. Balıkesirspor, Kütahyaspor, Kırıkkalespor, Zonguldakspor, Mersin İdmanyurdu çalıştırdığı takımlar arasındaydı. Kırıkkalespor ve Mersin İdmanyurdu’nu 1. Lige çıkarma başarısını gösterdi.

Kütahyaspor'u çalıştırırken oyuncularından biri eski
Beşiktaşlı Fehmi idi (ayakta sağdan üçüncü).
Ünlü futbol tarihçimiz Cem Atabeyoğlu onun için şöyle diyordu: “Futbolu ‘güzel sanat’ haline getiren futbolcularımızdan biriydi. Her maçında artistik hareketiyle gözleri ve gönülleri okşardı. Havadan gelen toplara çıkışlarında yerçekimiyle adeta alay eden görüntüler verirdi. Topu usta ayaklarında esir eder, onu adeta okşayan vuruşlarla arkadaşlarına milimetrik paslar gönderirdi. Ancak pozisyonu buldu mu kale istikametinde en sert vuruşu da gerçekleştirirdi. (Cem Atabeyoğlu, Türk Futbolunda Unutulmayan 200 Ünlü)

İsmet Gümüşdere'nin imzalayıp hediye ettiği ettiği fotoğrafı
çerçevelenmiş olarak Suat Mamat'ın evinin duvarında asılı.
Son sözü usta bir edebiyatçıya, Ülkü Tamer’e bırakalım: “Suat’ın oyununu hiç unutmadım. Topu göğsüyle yumuşatırken futbol oynamıyor da bale yapıyordu sanki.”

Genç milli takım oyuncularıyla birlikte.


"Galatasaray efsanelerini anıyor" programı kapsamında
2011 yılında bir lig maçından önce verilen plaketle.

* Zehra Yücebulut, Onların Hikayesi, sayfa 62-67.

25 Kasım 2013 Pazartesi

Fevzi Zemzem - Göztepe Buldozeri

1960’lı yıllarda Göztepe yerli yabancı bütün rakiplerini yenerken “buldozer” lakaplı santrforu, takımının kazandığı başarılarda büyük pay sahibiydi. 1941’de İskenderun’da dünyaya gelen Fevzi Zemzem daha çok genç yaşta İstanbul’un yolunu tutmak üzereyken ailesinin razı olmaması üzerine memleketinde kalmış, bu karar onun futbol tarihimize Göztepeli Fevzi olarak geçmesini sağlamıştı. İzmir’den çıkan ilk gol kralı, geçen onca yıla rağmen yüzler kulübünün ilk onunda yer almaya devam ediyor. Araya fazla girmeden onun ağzından hayat hikayesini, futbolculuk ve teknik direktörlük yıllarını aktarıyoruz:

                            (Fotospor)

“1941 yılında İskenderun’da doğdum. On altı yaşında ortaokulu bitirince o yıllarda İskenderun’da lise olmadığı için Antakya’ya gittim. Burada futbol oynamaya başladım. Antakya’nın meşhur kulüplerinden Kurtuluşspor’da oynuyordum. Bu takım sonra başka kulüplerle birleşerek Hatayspor’u oluşturdu. Liseyi bitirene kadar Antakya’da kaldım. Buranın bölge antrenörü Nazım Koka idi. Daha sonra genç milli takımda da antrenörlük yaptı. Bizi o çalıştırıyordu. Bölgeler arası genç karmalar maçları vardı. Beni de karmaya seçmişti. O zamanın şartlarına göre ondan iyi bir eğitim aldık. Zaten o zamanlar antrenörler parmakla gösteriliyordu. On yedi yaşlarımdayken Gündüz Kılıç beni İstanbul’a almak istedi. Eski Galatasaraylı futbolcu Katır Cemil onun yardımcısıydı. Bölgeler arası maçlar Samsun’da yapılıyordu. Golcülüğümü biri iletmiş demek ki. Tam uçak biletim alındı, İstanbul’a gitmek üzereyken evle telefonla konuştum. Tabii daha ufağım o zaman. Onlar ‘Hayır İstanbul’a gitmeyeceksin,’ deyince vazgeçtim. Gitseydim belki Galatasaray’da oynayacaktım, kısmet Göztepe’ninmiş.”

Takım arkadaşları Nevzat, Büyük Mehmet ve Gürsel'le
beraber sözleşme yenilerken.                    (Fotospor)
“Liseyi bitirince Mersin İdman Yurdu kulübüne girdim. O zamanki kulüp başkanı Mehmet Emin Karamehmet’in babası Mehmet Karamehmet’ti. Çukurova bez fabrikası vardı. Hem orada muhasebe yardımcısı olarak çalışıyor gözüküp hep top oynuyordum. Ardından askerlik geldi. Yedek subay öğretmen olarak Bursa Karacabey’e gittim. 27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra yedek subay futbolcular bulundukları garnizonda top oynayacak diye bir yasa çıktı. Bu sefer Havagücü oyuncuları geldi. 2. Amatörden 1. Amatör kümeye çıkmayı hedefliyorlardı, altıların içine girmişler. Bana takımda oynamam için ısrar ettiler. Ben görevimi aksatmamak için gitmek istemedim. Bir hafta sonra bütün komutanlar tekrar okula geldi. ‘Sana lisans çıkartalım,’ dediler. Zaten o yasayla askeri lisans hemen çıkıyordu. Bu sefer futboldan uzaklaşmamak için mecburen kabul ettim. Ciple gelip alıyorlardı. Maçlara antrenmansız çıktığım halde altı maçta yirmi sekiz gol attım ve şampiyon olduk.”

1966'da Moskova'da oynayıp Sovyetler Birliği'ni 2-0 yendiğimiz unutulmaz
maçta gol atan Fevzi Zemzem dönemin İzmir belediye başkanı Osman Kibar
(Asfalt Osman) tarafından havaalanında karşılanırken.
“Askerliğim bittikten sonra tekrar Mersin’e döndüm. Fabrikanın sahibi Mehmet Bey bana bir ay izin verdi. Sezon açılınca çağıracaklardı. İznimi geçirmek için İskenderun’a gittim. O sırada bir haber geldi. Adana Demirspor 1. Lige çıkmış, beni transfer etmek istiyorlardı. Adana takımı olmasına rağmen maçlarını Ankara’da oynayacaktı. O durumda Mersin’de oynamaya devam ederim, daha iyi dedim.  Sonra bir haber daha geldi. Adana Yün Mensucat aracılığıyla Göztepe istiyor dediler. Göztepeliler oyuncu seçmek için Bursa’da yapılan terfi tenzil maçlarına gitmişler. Havagücü’nden sorumlu Özcan Üsteğmen diye bir subay vardı. O Göztepelilere ‘Burada hiç futbolcu aramayın, burada bir asteğmen vardı, ortalığı kasıp kavurdu,’ demiş. Benim adresimi vermiş. Göztepeliler öyle bulmuş beni. Yedek subay eğitimimi Edremit’te yaparken İzmir’i görüp beğenmiştim. İskenderun’un daha büyük bir hali gibiydi. Teklif gelince hemen hareket ettim. O zaman doğrudan uçak yok, Adana’dan İstanbul’a, oradan İzmir’e geldim.”

12 Ekim 1966'da Ankara'da oynanan ve Batı Almanya'nın Türkiye'yi 2-0
yendiği  özel maçta Fevzi Zemzem'in şutunu ünlü kaleci Sepp Maier kurtarıyor.
“Görüşmeden sonra Mersin’e gittim. Girişimi yapmışım, adamdan para almışım, haber vermeden çekip gitmek olmaz. Mehmet Karamehmet beni görünce şaşırdı. ‘Ben sana izin verdim, git gez,’ dedi. Durumu anlattım, ‘Müsaade etmezseniz gitmem,’dedim. Mehmet Bey şaşırdı, ‘Sen amatörsün, istesen çekip gidebilirdin,’ diye konuştu. O zamanlar başka bir bölgeye gitmek istediğinde hemen lisans çıkarabiliyordun. ‘Transfer parasını aldığımda sizden aldığım parayı getiririm,’ dedim. ‘Hayır, bize yaptığın hizmetlerden dolayı o sana anamın sütü gibi helal olsun,’ karşılığını verdi. Bununla da yetinmedi, Hüseyin Bey’i çağırdı, ‘Bir bak bakalım, Fevzi’nin bizden alacağı var mı?’ diye sordu. 680 lira daha alacağım varmış. Onun da verilmesini istedi. ‘İzmir’de dikiş tutturamazsan bu kapı sana her zaman açık,’ diye konuştu. Böylece müsaadeyi alıp 1962 senesinde İzmir’e geldim.”

Göztepe'nin başarısında takım uyumunun büyük payı vardı. Bunun
örneklerinden birini Serpil - Fevzi Zemzem çiftinin nişan yüzüklerini
takan Adnan Süvari sergiliyordu.
“Ben geldiğimde Göztepe iyi takımdı ama golcüsü yoktu. Ben tamamladım o takımı. Göztepe’de ilk yıl amatör olarak oynadım. İkinci yılımda profesyonel oldum. Milli takım aday kadrosuna çağrıldım. Altı senede yirmi bir milli maç oynadım, yaşım tuttuğu için iki kez de ümit milli oldum. Herhalde şimdi olsa yüzün üstünde milli formayı giyerdim. İlk maçımda Portekiz’e 5-1 yenildik ama golü ben atmıştım. O maçla ilgili olarak Halit Kıvanç’ın ‘İzmir Fevzi’yle iftihar edebilir’ diye bir yazısı vardı. Altı sene devamlı milli takımda oynadım. İzmir takımlarında oynayan futbolcular içinde ligde en fazla golü ben attım ve A milli formayı ben giydim.”

23 Ekim 1965'te Ankara'da oynanan ve Türkiye'nin Romanya'yı 2-1 yendiği
dünya kupası eleme maçından sonra Fevzi Zemzem teknik direktör Sandro
Puppo ve federasyon başkanı Orhan Şeref Apak arasında. Oyun esnasında
geçirdiği sakatlığın verdiği acı yüzüne yansımış.

“Altmışlı yıllarda üç büyüklerin yapamadığını biz yaptık. Avrupa kupalarında ilk kez beşinci tura kadar çıkan biz olduk.  Onlar en fazla üçüncü tura kadar çıkabiliyordu. Bu kadar imkânsızlıklara rağmen Göztepe ilkleri yapıyordu. Şimdi gelmek lazımmış. Biz cefayı çektik, şimdikiler sefayı çekiyor. Sahalar topraktı ama güzel günler yaşadık. Şimdi vasat oyuncular çok. Fakat yıldız yalnız takım oyunuyla, antrenman yapmayla olmaz. Yıldız futbolcu özel çalışmalarla gelir. Özel çalışma yapmayan hiç kimse yıldız ve elit futbolcu olamaz. Ben hep özel çalışmayla yakaladım milli formayı. Antrenmanlardan sonra özel çalışmayı bırakın, ben saati sabahın beşine kuruyordum. Göztepe sahasına öyle canımızın istediği zaman giremiyorduk. Saha bölge müdürlüğüne ait olduğundan iki saatliğine kiralanıyordu. Sabah duvardan atlayıp sahaya giriyordum. Duvara 360 tane şut atıyordum. Ertesi günü 75 tane 25 metrelik seriler halinde deparlar atıyordum. Meğer bilmeden süratte devamlılık metoduyla çalışmışım. Bunu yıllar sonra teknik direktör olunca öğrendim. Karşımdaki santrhaf 75 tane depar atarsa beni yakalar diyordum. Yirminci depardan sonra hepsini esir alıyordum. Çok süratliydim. WM sisteminde santrhaf tek kalıyordu. Bütün santrhafları parçalıyordum. Çift santrhaf olayı benim üstümde uygulandı. Haflardan biri benim üstüme geldi. Ben hep iki kişiyle marke edildim. O yüzden Göztepe avantajlı oldu, karşı takım hep bir eksildi. Sonradan 4-4-2 çıktı ama yine de markajcılardan kaçıp golleri atıyorduk.”

Alsancak Stadında oynanan bir Göztepe-Eskişehirspor maçında gol atarken.
Burada araya girip buldozer lakabını nasıl aldığını Four Four Two dergisinin Şubat 2012 sayısında yer alan röportajdan öğrenelim: “Bir Altınordu maçında ben topla kaçmaya çalışırken rakip orta saha oyuncusu belime sarıldı. Koşmaya devam ettim. Onun ayakları yerden kesildi, elleri çözülünce yere düştü. Ben de gidip golü attım. Bir gazete ertesi gün beni buldozere benzetince adım ‘Buldozer Fevzi’ kaldı.”

Türkiye Kupasının 1966-67 sezonunda Göztepe çeyrek finalde
Beşiktaş'ı elerken Fevzi Zemzem'in büyük payı vardı. (Yeni Asır)

Fevzi Zemzem Göztepe’nin ilk yarıyı lider bitirdiği 1967-68 sezonu ortasında ciddi bir sakatlık geçirmiş ve iki ay oynamamıştı. Büyük ümitlerle başlayan o sezonun dördüncülükle sonuçlanmasını şöyle anlatıyor: “Milli takımla İran ve Pakistan’ın katıldığı RCD kupasına gittik. Kupayı aldık, ben de dört gol attım ama benim ayağım kalecinin altında kaldı ve çatladı. O yüzden sekiz lig maçında oynayamadım. Göztepe o sırada çok puan kaybetti. Ayağımdaki çatlağı yanlış teşhis ettiler. Çatlak yukarıda, fibula kemiğinde olduğu halde filmi aşağıdan çekmişler. Ayağım davul gibi şişti. Ahmet Cücen’le birlikte İstanbul’a gittik, o zaman meşhur masör Yorgo vardı. Masaj yaptıkça ağrım çoğalıyordu. İzmir’e dönünce bir film daha çekildi, o zaman görüldü ki aşağıda yıldız çatlama var. Kireç bağlaması gerekirken yapılan her masaj kireci alıyormuş. Yanlış teşhis yüzünden sekiz maç oynayamadım. Sonra hiçbir şey yapmadan dokuz gün dinlendim, çatlak bir parmak kireç bağladı. Bir sakatlıkta takımın düzeni bozuluyordu. O seneye çok acıdık. Şampiyonluğu engelleyen bir diğer faktör beş tane İzmir takımının olmasıydı. İlk devre hepsini yeniyorduk. İkinci devre bunlar düşme potasına giriyordu. Yıllarca karşılıklı oynadığımız arkadaşlarımız vardı. Karşında onların o halini görünce insanda oynama isteği kalmıyordu.”

                                                                                (Yeni Asır)
O sezon Göztepe şampiyon olamasa da Fevzi Zemzem için başarılı geçmiş ve İzmir’in ilk gol kralı olmuştu. “1967-68’de Metin Abi’yi bir golle geçip gol kralı oldum. O zamanlar onun Galatasaray’da yılda en az on tane penaltı golü olurdu. Ben on dokuz gol atarken penaltı atmadım. Ertesi sezon ikimiz de on yedi gol attık. ‘Eğer bir kişiye kupa veriyorsanız, gerçek kralımız Metin Oktay’a verin,’ dedim. O sene futbolu bırakacaktı. Unvanı verdik ama bana da kupa verdiler. Fakat kupa ortadan kesilip birer parçası bize verilse daha enteresan olurdu. 1967-68 sezonunda Feriköy maçına kadar Metin Abi benden beş gol öndeydi. 9-1 kazandığımız Feriköy maçında ben beş gol atınca kafa kafaya geldik. Sonra Eskişehirspor’la oynadığımız gece maçında ben iki gol attım. O bir gol atınca krallığı ben kazandım. Beşiktaş’a bir maçta üç gol attım. Gitti denen kritik maçların çoğunda ben gol atmışımdır, takım devam etmiştir yoluna. Üç büyüklerden çok teklif almama rağmen gitmedim. Yeni büyüttüğümüz Göztepe’yi öldürmeyelim dedim. Dağılmış olsaydık Göztepe tarihe adını yazdıramazdı. Bizden bir tek Nihat Beşiktaş’a gitti. Eşlerimiz bile halen on beş günde bir toplanırlar. Hanımlar birbiriyle uyumlu, erkekler birbiriyle uyumlu, o başarı boşuna gelmemiş.”


“Göztepe’de son olarak 1972-73 sezonunda oynadım. Sonra bir sezon da İskenderunspor’da oynayıp futbolu bıraktım. Top oynadığım sırada Gürsel Aksel’le beraber C kursunu bitirmiştik. Sonra Manisa’da B kursunu bitirdik. İstanbul’da teknik direktörlük kursuna katıldık. O zaman çok faaldik. Futbolu yeni bıraktığımız için kurs hocaları bizi piyon olarak kullanıyordu. Sarıyer Mersinli Ahmet tesislerinde düzenlenen o kursa meşhur antrenör Stefan Kovacs da gelmişti. Rahmetli Candan Tarhan tercümanlığını yapıyordu. Benim üstümde Göztepe eşofmanı vardı. Bana Göztepeli diyordu ve hep beni çağırıyordu. Candan çeviri yaparken bazı sözleri çeviremiyordu. Ben Kovacs’ın el işaretlerinden ne istediğini anlamıştım. Neticede futbolun dili aynıydı. O zaman ben, Gürsel Abi, Sanlı, Yusuf kursta faaldik, hep piyon olarak giriyorduk.”

1960'ların popüler dergisi Fotospor sayfalarını gol kralı Fevzi Zemzem'e ayırmış.

“Çalıştırdığım ilk takım Göztepe genç takımıydı. Daha oynadığım yıllarda alt yapıya bakıyordum. Federasyona iki kere stajyerlik dosyası gönderiliyordu. Şimdiki gibi on beş günde diploma alınmıyordu. Biz yedi senede teknik direktör olduk. C kursunu bitirip iki sene stajyer oluyordun, B’yi bitirip yine iki sene, A’yı bitirip bir yıl sonra tez hazırlayarak teknik direktör oluyordun. Biz yarı doktor gibi oluyorduk yani, şimdi benim vasfımda olan milli futbolcular on beş günde teknik direktör olabiliyor. Aslında bugünkü uygulama da doğru denebilir. Şimdi kulüpler maddi yönden çok güçlendiler. Doktoru, psikologu her şeyi var. Teknik direktörün her şeyle ilgilenmesi gerekmiyor, teknik konuları bilmesi yeterli. Biz masaj kursuna bile gidiyorduk ki masör doğru mu yanlış mı yapıyor kontrol edebilesin diye. Bizim devrede Candan Dumanlı, Yılmaz Gökdel, Gürsel Aksel hep yedi senede yetişti. Göztepe’de oynarken antrenman bittikten sonra Gürsel Abi’yle beraber gençleri çalıştırıyorduk. Bu şekilde staj dosyası hazırladık.”

Göztepe bir yıllık ayrılıktan sonra 1977-78
sezonunda 2. Lig şampiyonu olurken antrenörü
Fevzi Zemzem'di.   (www.goztepelist.org)

“Göztepe’den sonra çalıştırdığım ilk takım Orduspor oldu. Ligin dibinde almıştım Ordu’yu. Sonra yukarılara çıktık ve UEFA kupasına katıldık.  Çekoslovakya’nın Banik Ostrava takımıyla oynadık. Burada yendik, orada yenilip elendik. Dışarıda müsabaka alışkanlığı olmadığından elendik. Fenerbahçeli Büyük Şenol o zamanlar on yedi yaşında bir genç olarak benim talebemdi. Santrfor Mahmut vardı. Sağ açık Arif ben oradayken milli takıma seçildi. Hatta kulübün ceza ve ödül yönetmeliğine milli takıma seçilen oyuncu için para ödülü koydurmuştum. Takım kaptanı Üstün ‘Hocam bunların hepsi çok güzel ama bizden milli takıma oyuncu almazlar, o maddeyi silelim,’ dedi. ‘O madde kalacak, seninle lig sonunda görüşeceğim,’ dedim. Arif A milli takıma, Mahmut ümit milli takıma, sol bek Küçük Turgay ümit milli takıma gitti. Hatta A milli takım aday kadrosuna da çağırıldı. Şenol da ümit milli takıma seçildi. Dört tane milli oyuncu dünya kadar para aldılar. o sezon Galatasaray düşme potasına girmişti. Bizimle berabere kalınca kurtuldu.”

1967-68 sezonunda Fuar Şehirleri Kupasında Belçika'nın Antwerp takımını
deplasmanda Fevzi'nin golleriyle 2-1 yenen Göztepe
kafilesi havaalanında karşılanırken.

“Tanju Çolak da benim talebem. 1982’de Samsunspor şampiyon olduğunda teknik direktör bendim. On ay boyunca Dobi Hasan, Tanju ve Murat ile özel çalıştım. Takımı aldığım zaman beş maçta bir puanla ligin dibindeydi. Ligin sonunda benim forvetim 87 gol atıp şampiyon oldu. Tanju 450 bin liraya Galatasaray’a gitti. Büyük paraydı o zaman. Dobi Hasan 400 bin liraya Trabzonspor’a, Murat 375 bin liraya Karşıyaka’ya transfer oldu. Onların hepsi golcü olmuştu. Dobi Hasan o kısa boyuyla milli takımda santrfor bile oynadı. O yıllarda ne zaman Göztepe kulübünde para kalmaz bizi ararlardı. Gelsen bir türlü, gelmesen bir türlü. Kıramıyorsun çünkü yıllarını vermişsin. Geldiğin zaman da en zor şartlarda geliyorsun. Onun için böyle anlarda pek başarılı olunmaz. Parasını pulunu alamayan futbolcudan verim alamazsın. Oysa biz geldiğimiz zaman daha fazla imkân sağlamaları gerekir. Bizden sonra para buldular, o zaman Fatih Terim’i getirdiler. Biz gelmesek bu sefer taraftar çağırıldığı halde neden gelmiyor diye soracak. Onun için yirmi sene mümkün olduğunca dışarıda kaldık. Fakat çalışmalarımız hep yarım kaldı. Piyasa acayip, size anlatmama gerek yok, zaten biliyorsunuz.”

1967-68 sezonunun ilk yarısını lider bitiren Göztepe İstanbul'da bir maçtan önce. Ayaktakiler: Mehmet Aydın (B. Mehmet), Hüseyin Yazıcı, Nevzat Güzelırmak, Fevzi Zemzem, Çağlayan Derebaşı, Ali Artuner. Oturanlar: Ertan Öznur, Nihat Yayöz, Mehmet Işıkal (K. Mehmet), Gürsel Aksel, Halil Kiraz.
“Bütün takımlar teknik direktörleri çabucak değiştiriyor. Başarısızlığın affı yok. Gelenlerin hiçbiri altyapıya eğilmiyor. Bunun nedeni günübirlik yaşanması. Ben seneye var mıyım yok muyum belli değil, öncelikle kellemi kaptırmayayım derdinde insanlar. O yüzden kimse gençlere önem vermiyor, herkes hazır takım istiyor. Bu düşünce böyle sürdüğü sürece bir takımın kök salması imkânsız. Altyapılar hep göstermelik. Aşağıya değer verirsen, çocukların bütün yönleriyle ilgilenirsen her sene bir iki tane oyuncuyu oradan alırsın. İşte Barselona ortada.”

Gol krallığı kupaları ve çerçeve içindeki fotoğrafta milli takımda yer alan
üç Göztepeli: Fevzi, Nevzat ve kaleci Ali.
“Ben geldiğimde Göztepe’nin iki minibüs taraftarı vardı. Bunların yarısı Karataş’ta oturan Musevilerdi. Beyefendi bir taraftar grubumuz vardı. Alsancak’ta sağ tarafta oturur, galip geldik mi alkışlar, yenildik mi sessiz sedasız stattan çıkardı. Sonra bu taraftar çığ gibi büyüdü. Türkiye’nin her tarafında Göztepe sempatizanları oluştu. O dönemde en fazla taraftar Karşıyaka, sonra Altınordu’daydı. Şimdi en fazla Göztepe’nin taraftarı var. Şu anda temel olarak kırk-elli bin taraftar mevcut. Takım başarılı olduğu zaman bu rakam altmış-yetmiş bine çıkar çünkü kasabalarda da Göztepe’yi desteklerler. Bu taraftar grubu iyi günleri gördüğü için şu günleri görmek istemez. Takım daha iyi yere geldiğinde onlar da yerini alır. Yani Göztepe’nin ne yapıp edip Süper Lige çıkıp iyi bir kadro kurması lazım. Bunlar olduğu takdirde ortalama 60 bin kişiye oynar. İleride Süper Ligde Göztepe mutlaka olacaktır.”






12 Kasım 2013 Salı

İsmet Yurtsü - Milli Takımda Bir Feriköylü

Lefter 1964’te futbolu bırakıp antrenörlük yapmak üzere Güney Afrika’ya gitmeden önce Milliyet gazetesinden Necati Karakaya’ya “20 Yılın Futbol Devleri” başlığıyla bir röportaj vermişti. Bir hafta boyunca yayınlanan röportajın “Takımlarını Kurtaranlar” başlığını taşıyan bölümünde şunları söylüyordu: “Ben şu anda takım kurtarabilecek vasıfta üç futbolcu görüyorum. Birincisi Metin…. İkinci futbolcu Ergun…. Üçüncü futbolcu da Feriköylü İsmet’tir. İsmet kuvvetli kaldığı müddetçe takımının her yerinde bir takım kuvveti içinde mücadele eder ve neticeyi alır. İşte onun çok kuvvetli olduğunu da göz önünde tutarak Afrika’ya götürmek istiyorum.” (Milliyet, 26 Temmuz 1964)

Lefter’in “bir takım kuvveti içinde” gördüğü İsmet Yurtsü, Feriköy’de profesyonel oldu iki sezon Galatasaray formasını giydikten sonra yine Feriköy’de futbolu bıraktı. Frikikten ve uzaktan attığı gollerle ünlendi. Feriköy gibi mütevazı bir kulüpte oynarken, altmışlı yıllarda “üç büyüklerin” oyuncularının hakimiyetindeki A milli takımda dört kez forma giyme başarısını gösterdi. İsmet Yurtsü futbola nasıl başladığını şöyle anlattı:


“14 Kasım 1938’de Tokat’ta doğdum. Aslında kökenimiz İstanbul. Babam Galatasaray Lisesi mezunuydu. Tekel’de müdürlük yaptığı için tütün zamanı atla köylere giderdi. Ben on iki yaşındayken İstanbul’a döndük. Top oynamaya Beşiktaş Şeref Stadı yanındaki havuzda başladım. O zaman Yıldız’da oturuyorduk. Her gün oraya giderdik. Duvarlara paslar, şutlar filan atardık. Bir gün Fenerbahçe genç takımını çalıştıran Reşat Erte gelmiş. O gün ben yoktum. Arkadaşlarım, ‘İsmet diye biri var, çok iyi oynuyor’ demişler. Daha sonra ben de gittim, lisans çıkardılar. Reşat Erte bizi her hafta bir yere maç yapmaya götürürdü. Cihat Arman’ın çalıştırdığı takımla Dolmabahçe’de maç yaptık ve 7-1 yendik. Ben sağ haf oynadım o maçta ve bir gol attım.”

1953’te Fenerbahçe genç takımında oynamaya başlayan İsmet’in arkadaşları arasında kendisi gibi gelecekte ünlü birer futbolcu olacak Mustafa Yürür ve Aydın Yelken bulunuyordu. 1956’da yeni bir takıma geçti ve oturduğu semtin takımı Feriköy’ün formasını giydi. Burada nasıl oynamaya başladığını şöyle anlatıyor: “O sıralarda Feriköy’e taşındık. Bir gün Feriköy’ün antrenman maçı vardı. Sahada bir kişi eksikti. Münir Abi vardı,  rahmetli Feriköy’ün her şeyiydi. Korner olur, frikik olur hep o atardı. Toplara iyi vururdu. Ben o zaman 48 kiloydum ama canavar gibiydim. Münir Abi saha kenarına, ‘Bir kişi yok mu oynayacak?’ diye seslenince ben atıldım. Bunun üzerine, ‘Boyuna posuna bakmıyor musun?’ diye beni tersledi. İri yapılı bir çocuk vardı, onu çağırdı. O çocuk, ‘Ben anlamam abi,’ diye cevap verince Münir Abi bana ‘gel bakalım,’ dedi. Bir süre sonra ‘Sen kimsin lan?’ diye sordu bana. Maçın bitiminde hemen takıma aldılar beni.”
“O zaman Feriköy İstanbul mahalli üçüncü ligindeydi. Kümeleri birer birer tırmanıp şampiyon olduk. O sıralarda askerliğimi yapıyordum. Askerden izinli gelip maçlarda oynayarak on sekiz golle gol kralı oldum. Maçlar oynandığı sırada başkan Süleyman Yanar ‘Senle mukavele yapacağız, takım şampiyonluğa giderse her hafta sana 250 lira para vereceğiz,’ dedi. O zaman çok büyük paraydı. Başlangıçta izin alamadılar, ilk dört maç oynayamadım. Sonradan izin alındı. Hemen her maçı kazandık. Bazı maçları unutamam. Hasköy'ü 9-0 yendiğimiz maçta dört gol attım.” 

İsmet Yurtsü (en önde) Feriköy'ün İstanbul Profesyonel
İkinci Liginde oynadığı yıllarda bir maça çıkıyor.
(M. Ercan Bodur - "Feriköy Spor Kulübü 1927-2002"
adlı kitabından)
Uzaktan attığı şutlarla kaydettiği goller daha o dönemde dikkati çekiyordu. “Beylerbeyi maçında ilk yarı 1-0 mağluptuk. İkinci yarı bir gol attım, berabere oldu. Ardından bizim takımda sol iç oynayan rahmetli Burhan Abi vardı. Teknik bir oyuncuydu. Top ona geldiği bir pozisyonda ‘Burhan Abi!’ diye bağırdım. Topu bana çıkardı, otuz metreden voleyi çaktım. Kaleci uçarak topu tuttu. Kaleci Topal Yaşar, Galatasaraylı İsfendiyar’ın kardeşiydi. Fakat hakem düdük çaldı, santrayı gösterdi. Meğer kaleci Yaşar uçup topu tutmuş ama topla birlikte çizgiyi geçmiş. Uzaktan böyle attığım goller çoktu. Santra civarından ondan fazla golüm var. Frikikten de çok gol attım. Fakat bunlar çalışmayla kazanılan özelliklerdi. Antrenman bittikten sonra orta sahadan kaleye yüz şut çekiyordum.”

1958-59 sezonunda İstanbul Profesyonel İkinci Liginde mücadele eden Feriköy takımı şampiyon oldu ve Bursa’da oynanan terfi maçlarına katılmaya hak kazandı. Yeni kurulan Milli Lig ilk sezonunu henüz tamamlamıştı. O yıllarda ulaşım olanaklarının kısıtlı olması ve birkaç il dışında profesyonel lig bulunmaması yüzünden Milli Lig üç büyük şehrin takımlarından oluşuyordu. Terfi maçlarına İstanbul, Ankara ve İzmir’den ikişer takım ile Adana Demirspor katıldı. Bursa’da tek devreli lig usulü oynanan maçlar sonunda Feriköy grubun en zayıf takımı olan İzmir ekibi Ülküspor’un son maçta Ankara ekibi Toprakspor’u 4-3 yenmesi üzerine dördüncü olarak Milli Lige çıkmayı başardı. Gündüz Kılıç’ı antrenörlüğe getiren Feriköy kötü bir başlangıç yaptı ve ilk dokuz maçında sadece bir galibiyet aldı. İsmet Yurtsü o günleri şöyle hatırlıyor:
“Lige ilk çıktığımız sezon yedi mağlubiyet bir beraberlik aldık. Çıktıkları gibi düşerler diyordu herkes. Bursa’dan Mustafa diye bir kaleci almışlardı 12.500 liraya. Boyu çok kısaydı, 1.65 bile değildi. Başkana Eczacıbaşı’nda birlikte çalıştığım arkadaşım Necdet’i almalarını önerdim. O geldikten sonra arka arkaya dokuz galibiyet aldık ve ligi yedinci bitirdik. Sezon bitince ödül olarak bir buçuk ay Avrupa’ya gittik. Mercedes bir otobüsle dolaştık. İsviçre’de gece maçında lig liderini 6-1 yendik. İki maç daha kazanıp iki beraberlik aldık. Fakat Thun diye bir kasabaya gitmiştik. Statta tribün filan yoktu. Orada yaptığımız maçı 7-2 kaybettik. O maçta karşımda oynayan kişi Bern takımının antrenör futbolcusuymuş. Yine uzaktan çektiğim şutlarla iki gol atmıştım. Maçtan sonra soyunma odasına gelip bana transfer teklifinde bulundu. 7.500 mark transfer parası, 1.500 mark aylık teklif etti. O zaman Feriköy’den 105 lira maaş alıyordum. Fakat annemi ve iki yetim kardeşimi düşünerek İsviçre’de kalmadım.”

(M. Ercan Bodur - "Feriköy Spor Kulübü 1927-2002" adlı kitabından)
İsmet Yurtsü sert şutları yanında topu kafasında uzun süre sektirmesiyle de ün kazanmıştı. Bu alanda kendi ifadesiyle “tescillenmiş” bir Türkiye rekoruna sahipti. Bu rekoru nasıl kırdığını şöyle anlatıyor: “Sezon başında Alpullu şeker fabrikasına kampa gitmiştik. Antrenörümüz rahmetli Naci Özkaya’ydı.  ‘Naci Abi, bir Türkiye rekoru kıracağım,’ dedim. Almanya’da kapalı salonda devamlı çalışıyordum. İşin tekniğini öğrenmiştim, öne doğru gidersen topun düşme ihtimali artıyordu ama arkaya doğru gidersen düşmüyordu. Naci Abi saydı, tam sekiz yüz defa sektirmişim. Bir gün de Feriköy sahasında idmana çıkıyorduk. Menajerimiz İsmail Abi’ye (İsmail Erçin) ‘Bugün bir dünya rekoru kıracağım,’ dedim. ‘Yine ne mikropluk düşünüyorsun?’ diye takıldı bana. ‘Topu yay çizgisine koyup üç atış yapacağım, üçünde de top kalenin içindeki direğe çarpıp bana gelecek’ dedim. Askerliğimi yaparken top bende dururdu. Sahanın ortasına bir takunya koyar, yirmi metre civarından plaseyle yüz atış yaptığımda en az doksanında isabet ettirirdim. Oradan alışkanlığım vardı. Nitekim dediğim gibi yaptım ve üç atışta da top iç direğe çarpıp bana geri geldi.”

Topu kafasında sektirme özelliği konusunda Milliyet gazetesinin 6 Temmuz 1962 tarihli nüshasıyla birlikte verdiği futbol ilavesinde ilginç bir yazı yer almıştı. O sırada çalıştığı Eczacıbaşı şirketi bu ilavede verdiği tam sayfa ilanda İsmet’in bu özelliğini kullanmıştı. Yazı şöyle başlıyordu: “ ‘624… 625… 626…’ Hep birden sayıyorlardı… Birden bir ses yükseldi: ‘Dur! Yeter artık… Başım döndü.’ Bu sözleri Rusya milli maçına hazırlandığımız Almanya’da Herberger’in kampında Federasyon Başkanı Muhterem Özyurt söylüyordu. Federasyon ikinci başkanı Fevzi Uman, iki gazeteci ve Basri’den kurulu jüri, bir iddianın neticesini ilan edeceklerdir. İddia sahiplerinden biri milli takımın santrforu Metin Oktay, diğeri ise sol hafı İsmet Yurtsu idi. Kafa hakimiyetini elinden bırakmayan Galatasaray santrforu ile Feriköy’ün sol hafı bir iddiaya girmişlerdi… İsmet kafasında topu 200 defadan fazla oynatamazdı… Şimdi hep birlikte 626’yı saymışlardı… İsmet ortaya konulan 100 liralığı cebine indirirken devam etti: ‘Ben’ dedi ‘istersem hiç açılmadan sağ ve sol ayaklarımla topu elli metreden ileriye atabilirim.’… Bunda muvaffak olmasına imkan yoktu. Fakat biraz sonra İsmet, Metin’in ikinci yüz lirasını da cebine indirecekti. Metin dayanamayıp ‘Bu kuvveti nasıl elde ettin İsmet?’ diye soracak, o ise ‘Muntazam çalışmakla’ cevabını verecektir.”  

Eczacıbaşı’nın bu ilanından söz açılınca bu kuruma nasıl girdiğini soruyoruz: “Amcam Eczacıbaşı’nda muhasebe müdürüydü, onun vasıtasıyla orada çalışmaya başladım. Kaleci Necdet de benim vasıtamla orada işe girdi. Şakir Eczacıbaşı ile futbol ve ping-pong oynardık. Hatta Eczacıbaşı takımı olarak Feriköy’le maç almıştık. İki tane gol atmıştım o gün, maçı 3-2 kazandık. Müesseseler arası bir lig kurulmasını önermiştim ama Şakir Bey o zaman uğraşamayız diye kabul etmedi. Daha sonra bildiğiniz gibi basketbol ve voleybolda güçlü takımlar kurdular. Üç sene çalıştım orada. O zaman vesait filan yok. İşe yürüyerek gidip gelirdik. Askere gideceğim zaman ayrıldım.”

                                                                                    (Milliyet)
Feriköy’deki ilk döneminde unutamadığı maçlardan birini Karagümrük’le oynamışlardı. 1962-63 sezonunda takımların fazlalığı yüzünden (22 takım) lig iki gruba ayrılmıştı. Gruplarında son iki sırayı alan takım yeni kurulan İkinci Lige düşecekti. O sezon bocalayan Feriköy düşmemek için Karagümrük ve Şekerhilal (Şekerspor) ile çekişiyordu. “1962-63 sezonunda Karagümrük’le final gibi bir maç oynadık. Kaybeden küme düşecekti. Bizim hocamız Necdet Erdem’di. Teknik olarak çok iyi değildi ama oyunculara iyi hırs veriyordu. Taksim’de bir otelde bir hafta önceden kampa girdik. Karagümrük’te sol açık Aydın Yelken tehlikeli oyuncuydu. Sahaya çıktık, baktım hakemin elinde siboplu top. O zaman siboplu top çok seyrek bulunuyordu. ‘Allah’ım saha çamura bulanmadan bir frikik olsa da atsam,’ diye dua ettim. 6. dakikada Galatasaray tribünlerinin önünden deniz tarafına bir frikik oldu. Diktim topu. Kıbrıslı Hüseyin (Hüseyin Mevlüt) vardı bizde santrfor. Geldi topa bir vurdu, top baraja çarptı. Fakat hakem atışı tekrarlattı. Ben kızıp Hüseyin’i topun başından uzaklaştırdım. Vurduğum top kaleye girdi ve arka demire çarpıp dışarı çıktı. Hakem görmedi ama yan hakem santraya koşunca golü verdi. Dakika 82 oldu, o top ıslandı, başladı çamurda kaymaya. Bizim kalecimiz Necdet’ti, o da iyi kaleciydi. Selim Soydan’ın abisi Küçük Ali dediğimiz Ali Soydan Karagümrük’te sol iç oynuyordu. Teknik bir futbolcuydu. Top Necdet’in göğsüne çarptı, Küçük Ali’nin önüne geldi. Tam vuruyordu, bizim Necdet bir uçtu, onu devirdi. Hakem penaltıyı verdi. Topun başına Aydın Yelken geldi. Raket gibi sol ayağı vardı. Ben başladım dua etmeye. Aydın geldi vurdu, topu dışarı attı. Maçı 1-0 aldık; biz kurtulduk, Karagümrük düştü.”

Feriköy takımı Ali Sami Yen Stadında bir lig maçından önce. Ayaktakiler: Fuat, Müjdat, Necdet, Arif, Erol, Ahmet.
Oturanlar: Turgay, K. Rıdvan, Necdet, Bilgin, İsmet.
Feriköy’ün sol hafı olarak başarılı maçlar çıkarıp uzaktan attığı gollerle dikkat çekince milli takıma da çağrıldı.  İlk kez 14 Mayıs 1961’te Bükreş’te Romanya’ya karşı B milli takım formasını giydi. “Romanya’yı 2-0 yendik. O gün ben sağ haf oynadım. Feriköy’den Münacettin vardı bir de. Candemir Berkman sağ bek oynuyordu. Onların müthiş bir sol açığı vardı, onu epey hırpaladı. Ben gidip topları aldım, epey yardım ettim ona. ‘Aferin İsmet,’ diyordu bana. Milli takımda adımı Gunga Din koymuşlardı. ‘Fedailer Alayı’ diye bir film varmış, ben de hakikaten milli takımın fedaisi gibiydim. Her tarafa koşuyordum. O zaman bekârdım, içki sigara kullanmıyordum, saat 9 oldu mu yatıyordum.”

    (M. Ercan Bodur - "Feriköy Spor Kulübü 1927-2002"
                 adlı kitabından)
Bu maçtan kısa bir süre sonra Norveç’le deplasmanda yapılacak dünya kupası eleme maçı için A milli takımı kadrosuna seçildi ve o maçta ilk kez A milli formayı giydi. “Antrenör İtalyan Sandro Puppo’ydu. Feriköy sahasına gelip idmanlarda beni izlemiş. Dünya Kupası elemeleri için yirmi iki kişilik kadroyla Kilyos’ta kampa girdik. Antrenörümüz İtalyanların meşhur katenaçyo sistemini oynatıyordu bize. Hazırlık maçında Turgay Abi’ye iki tane gol attım. Sonra Oslo’ya gittik. Orada Norveç’i 1-0 yendik, golü Metin Oktay attı. Ben de doksan dakika sahada basmadık yer bırakmadım. Lefter Abi, ‘Helal olsun, bizim ismimizi sildin,’ dedi. Beni severdi, yanından ayırmazdı. Norveç maçından 500 lira prim almaya hak kazanmıştık. O parayı ancak üç ay sonra Merkez Bankasından alabildik.”  

Norveç maçından yaklaşık üç hafta sonra Moskova’da Sovyetler Birliği maçı vardı. Milli takım kafilesi bu daha güçlü rakibe karşı hazırlanmak amacıyla Almanya’da kamp yaptı. İsmet Yurtsü’nün bu kamp dönemi ve maçla ilgili anıları da ilginç: “Kafile başkanımız Albay Muhterem Özyurt’tu. Türkiye’ye dönerken Almanya’ya uğradık. Hannover’de bir kamp yeri vardı. Yüzme havuzu, kapalı spor salonu, yemyeşil sahalarıyla cennet gibi bir yer. Sepp Herberger bizi ziyarete geldi ve herkese birer çift Adidas ayakkabı ve top hediye etti. Geceleri yastığın bir tarafına ayakkabıları diğer tarafına topu koyup yatıyordum. Orada bir hazırlık maçı yaptık. Sandro Puppo beni sol açık oynattı. 0-0 berabere kaldık. Bir gece rüyamda uçuyordum. Dağlardan, tepelerden bir yere iniyorum. Burası Rusya diyorlar. Üstümde milli forma var. O rüyayı görünce, ‘Tamam, ben Rusya’da oynayacağım,’ dedim. Maç Pazar günüydü. Cumartesi günü yemekten sonra takım okundu. Ben 8 numara İsmet diye okunmasını beklerken başkan Naci dedi. Tabii moralim bir anda sıfıra indi. Arkadaşlarım takıldı bana ‘Ne oldu, hani oynayacaktın?’ diye. ‘Takım daha sahaya çıkmıyor ki, ben oynayacağım,’ cevabını verdim. Sandro Puppo moralimin bozulduğunu anladı. ‘İsmet sen iki maç iyi ama Feriköy yok tecrübe,’ dedi. Akşam yedi buçukta odamın telefonu çaldı. Açtım, Puppo karşımda. ‘Çabuk odama gel,’ diye çağırdı beni. ‘Hilmi gece hasta, yatırmak hastaneye, sen sol açık,’ dedi. Katenaçyo sistemi gereği geriye yardım etmemi istedi. Sabah kahvaltıya herkesten önce indim. Haberi duyan herkes şaşırdı. Turgay, ‘Vay be, sen kaleci olsan, bizi gebertir yerimize oynarsın,’ dedi. O gün iyi oynadık ama Rusya’ya 1-0 yenildik.”

Milli takımın beş yüzüncü maçından önce İsmet Yurtsü, Rusya maçında
giydiği formayı Abdullah Avcı'ya teslim etti.
                                                                                                         (Sabah)
Bu maçların ardından deplasmanda 4-0 yenildiğimiz Romanya ve İstanbul’da 1-0 yenildiğimiz İtalya maçlarında milli formayı giydi: “İtalya’yla oynadığımız ilk maçta 6-0 yenilmiştik, o maçta ben yoktum. Rövanş maçında sağ bekte Demirsporlu Muzaffer vardı. Sağ hafta Fenerbahçeli Özer, santrhafta İstanbulsporlu Arap Güngör oynadı. 1.000 lira prim vaat edilmişti fakat 86. dakikada gol yiyince prim gitti. O zaman için iyi paraydı.” İtalya maçında forma giydiği tarihlerde Hayat mecmuası onun için şunları yazıyordu: “İsmet’in ilk seneler enerjiye dayanan futbolü vardı. Seneler bu kabiliyetli gencin tekniğini ve tecrübesini arttırdı. Haf ve for oyuncusu olarak iyi maçlar çıkardı. Nihayet iki sene evvel haklı olarak milli takıma seçildi. İsmet’i milli takıma yükselten birçok meziyetleri vardı. İsmet’in top kontrolü çok iyi ve sağlam bünyesi vardır. Pas tevziatı ve uzun vuruşları mükemmeldir. Şütleri sert ve isabetlidir. Golcü ve hücuma katılan haf oyuncusudur. Aynı rahatlıkla for hattında da oynar.”

                           (Hayat, 18 Nisan 1963)
Milli takımda başarılı olunca büyük takımların transfer listesine girdi. “Rusya milli maçında sağ haf Şeref Has ve santrhaf Osman Abanoz’la birlikte üçümüz aynı odada yatıyorduk. ‘İsmet seni Fenerbahçe’ye alacağız, bu haf hattından top geçmez’ diyorlardı. Küçük Fikret Fenerbahçe transfer komitesinde yer alıyordu. Benimle görüştü ve 100 bin lira vereceklerini söyledi. Feriköy kulübüne de üç oyuncu verilecekti. O sırada bir gazeteci gelip fotoğrafımızı çekti. Küçük Fikret kızdı ve ‘Sakın bunu gazetede basmayın,’ dedi. Fakat haber gazetede çıkmış. Ertesi gün bir telefon, bizim başkan Necati Karakaya beni çağırdı. ‘Ben seni bırakamam, beni yaşatmazlar,’ dedi. O zaman Fenerbahçe’ye gitseydim, ceza olarak bir sene oynamayacaktım. Futbol oynamayı çok sevdiğimden onu göze alamadım. Sonra Feriköy kulübünden bir 8.500 lira evlilik parası aldım. Bir sene sonra da 30.000 lira transfer parası aldım. Galatasaray’a transfer olduğumda da 60.000 lira aldım.”
1964-65 sezonunda yeni takımı Galatasaray oldu. Fakat büyük ümitlerle gelmesine rağmen bu takımda umduğu ortamı bulamadı. Galatasaray o sezon ligde başarılı olamadı ve sezon başladıktan sonra hoca değişikliği yaşandı. Ligdeki başarısızlığa karşın Türkiye Kupasını kazandı. İsmet Yurtsü yaklaşık yarısında forma şansı bulabildiği o sezonu şöyle özetliyor: “Daha önce Feriköy’ü çalıştıran Naci Özkaya Galatasaray’da Coşkun Özarı’nın yardımcısıydı. O beni Galatasaray’a aldırdı. Fakat takım kötü gidince Özarı’nın yerine Gündüz Kılıç geldi. Gündüz Hoca benimle aynı mevkide oynayan Kadri Aytaç’ı tercih ediyordu. Takımın yaş ortalaması yüksekti. En genci bendim, yirmi altı yaşındaydım. Otuz yaş üstünde oyuncular çoktu: Naci (Erdem), Kadri, Kambur Ahmet – rahmetli büyük topçuydu.”

30 Haziran 1962 tarihli Milliyet'in bu haberinde görüldüğü
gibi İsmet, Galatasaray'ın gündemine transferinden
iki sene önce girmişti.
İsmet Yurtsü’nün hayatı boyunca unutamadığı maçlardan biri 1964-65 sezonunda Türkiye Kupasında oynadıkları bir yarı final maçıydı. “Yarı finale yükseldik. İlk maçı Ankara Demirspor’la İstanbul’da oynadık. Ben maçı tribünden izledim. Takım dökülüyordu o gün, 1-1 berabere kaldık. Kadri iyi oyuncuydu ama artık yaşlanmıştı, kondisyonu yetersizdi. O sezon ligi üçüncü bitirdik. Gazeteler ‘Suphi Batur ağlayan başkan’ diye yazıyordu ama ben kendisini hiç görmemiştim. O zamanlar başkanları görmek imkânsızdı, şimdiki gibi sürekli televizyonlara çıkmazlardı. Ankara’daki rövanş maçında Gündüz Kılıç beni takıma koydu. İlk yarıyı 1-0 mağlup bitirdik. O sırada soyunma odasına birisi geldi, sonradan öğrendim ki başkan Suphi Batur’muş. ‘Çocuklar ne olacak bu kulübün hali? Ligi üçüncü bitirdik. Burada da elenirsek seyircilerin yüzüne nasıl bakacağız?’ diye sordu. Baktım gözünden yaşlar geliyor, o zaman anladım ki bu bizim ağlayan başkan. ‘Bu takımı kim kurtaracak?’ diye sorunca, ‒ ben de tam karşısında oturuyordum ‒ ‘Ben kurtaracağım’ demişim ama farkında değilim. Kendime bir geldim, herkes hayretle bana bakıyor. 74. dakikada ‘albay’ lakaplı Yılmaz Gökdel sağdan bir orta yaptı, rahmetli Metin Oktay voleyle golü attı, durum 1-1 oldu. Zaten ondan başka gol atan yok gibiydi. Dakika 89 oldu, artık tribünlerden ıslık çalınıyordu. Bizim takım akına kalktı. Üç kişi gerideyiz: santrhaf Naci Erdem, Kambur Ahmet, bir de ben. Ben de santra yuvarlağında, elli metre civarında duruyorum; fazla sokulmayayım, top gelir, bastırırlarsa keserim diye bekliyorum.  Kırk sekiz sene oldu ama hiç unutmuyorum; birisi burunla vurdu, top bana doğru geliyor. Çimenler az, alabros saç gibi, her dönüşünde devir kaybediyor. Topa bir vurdum, hiç kimse görmedi; ne ben, ne hakem, ne kaleci, ne oyuncular. Yan hakem bayrağını kaldırdı, santraya koştu. Öyle bir gol attım ki, Allah’ın bir hikmeti. Ama öyle gollerim çok vardı. Dönüşte Gündüz Kılıç ‘Seni gelecek sezon takımda direkt oynatacağım’ demesine rağmen üç maç sonra yine kesti.”

İsmet sakatlanan bacağını masöre gösterirken Fenerbahçeli
İsmail Kurt, Şeref ve Basri sıra bekliyor.
                                                                                             (Akşam)
1965-66 sezonuysa onun için daha büyük bir hayal kırıklığı oldu. Gündüz Kılıç’ın direkt oynatma vaadine rağmen sadece dört lig maçında forma giyme şansı buldu. Yaşadığı moral çöküntüsüyle futboldan kopma noktasına geldi. O günleri şöyle hatırlıyor: “Dokuz ay kadar antrenmanlara çıkmadım, sigara ve içkiye başladım. Kahve köşelerinde yatıyordum. Artık futbolu bırakmak istiyordum. Fakat Feriköylü yöneticiler geldiler, beni zorla aldılar.” Böylece tekrar eski takımına döndü. Bu dönemde en ilginç maçlarından birini Galatasaray’a karşı oynamıştı: “Metin Oktay penaltıdan bir gol attı, 1-0 mağlubuz. Galatasaray’ın kalecisi Radunoviç isimli bir Yugoslavdı. Mersin’de 2-1 mağlup olduklarında haftanın oyuncusu seçilmişti. Santrada bana bir top geldi. Topa uzaktan vurdum. Kaleci bir sağa, bir sola yalpaladı, penaltı noktasının üstünde bir durakladı. Top üstünden içeri girdi. 1-1 oldu. Bir süre sonra topa yine uzaktan bir vurdum. Top gitti kalecinin bacak arasından içeri girdi. O maçı 3-1 kazandık.”

                                                                      (Fotospor)

Bir başka unutamadığı maç Göztepe ile 1967-68 sezonunda İstanbul’da yaptıkları maçtı: “Göztepe’nin o zaman şampiyonlukta iddiası vardı. Bizi Eşfak Aykaç çalıştırıyordu. Hoca maçtan önce, ‘Penaltı olursa İsmet atacak ama kendini iyi hissetmezse o zaman kim atacak?’ diye sordu. Fuat, ‘Ben atarım,’ dedi. 1-0 mağlubuz, 82. dakikada bir penaltı kazandık. Fuat’a döndüm baktım. Kaleciyle beraber arkasını dönmüş, sahaya bile bakamıyor. Geldim topun başına, kaleci Ali’yi ters tarafa yatırdım, 1-1 oldu. Dakika 88, 40 metreden bir gol attım Ali’ye. Çok iyi kaleciydi. Uçtu ama top doksana takıldı, maçı 2-1 kazandık.”
“Frikiklerim de iyiydi, plase vururdum ama kalecinin görme şansı olmazdı. Bunun için idmanlardan sonra çok çalışırdım. Her sene en az on tane frikik ve penaltı golü atardım. Hayatımda iki tane penaltı kaçırdım. Bir tanesi Galata maçıydı. 2. Lige düştükten sonra şampiyonluğa oynuyorduk. Rakip sonuncuydu. İki tane frikikten gol attılar, ben penaltı kaçırdım ve yendiler bizi. Bir tane de TSYD kupasında, Galatasaray-Beşiktaş maçında kaçırdım. Beşiktaş kalesinde Necmi vardı, bence Türkiye’nin en iyi kalecisiydi. Frikikten bir gol attım, 1-0 oldu. Sonra bir gol daha attık, 2-0 oldu. Penaltı oldu, Coşkun Abi ‘İsmet sen at,’ dedi. Sert bir plase vurdum, Necmi dondu kaldı ama top direğe vurdu. Sonra iki tane gol yedik, maç 2-2 bitti, kupayı kaybettik.”

Galatasaray 1964-65 sezonunda bir maçtan önce. Ayaktakiler: Tarık Kutver, Candemir Berkman, İsmet Yurtsü,
Kadri Aytaç, Erdem Arat, Metin Oktay. Oturanlar: Yılmaz Gökdel, Erol Boralı,
Mustafa Yürür, Ahmet Berman, Naci Erdem.
Feriköy 1967-68 sezonu sonunda Birinci Lige veda ettikten sonra bir sezon da İkinci Ligde takımının formasını giyen İsmet Yurtsü o yıl futbolu bıraktı. Kendi ifadesiyle Giresunspor 50 milyon lira teklif etmesine rağmen gitmedi ama futboldan kopmadı. Kendisine Spor Toto’dan çıkan parayla Feriköy’de toto bayiliği yaptı. 1980’li yıllarda kısa bir süre de İstanbul’un iki amatör kulübünü çalıştırdı. “Levent takımı ikinci amatörden birinci amatör kümeye çıkmıştı. Takımı hem çalıştırdım hem de dört maçında oynadım. İki maçta frikikten gol attım. Oynadığım maçlarda iki galibiyet iki beraberlik aldık. Nişantaşı maçını 5-0 kazandık. Santradan doksana takılan bir gol atmıştım. O yaşa rağmen toplara çok sert vuruyordum. Son maça kadar 66 tane gol attık. Bunun 46’sını sağ haf ve sol haf attı. Son maçı Alibeyköy sahasında Rami ile oynuyorduk. Şampiyon olmamız için yenmemiz lazımdı. Onlarda Fenerbahçe’de bir dönem forma giyen Muharrem vardı. Santra yaptılar, Muharrem santradan vurdu gol oldu. Ondan sonra tek kale oynamaya başladık ama bir türlü top kaleye girmiyor. 65. dakikada topu aldım, iki kişiyi geçtim. Tam şut çekmek üzereyken santrhafları arkadan gelip bana tekmeyi çaktı. Yere düştüm. Hakem oyunu devam ettirince o öfkeyle kalkıp gırtlağına sarıldım. Maç yarıda kaldı, 3-0 hükmen mağlup ilan edildik. Onların kalecisi Sabri Kiraz’ın kardeşiymiş. Levent’ten sonra bir dönem de Kireçburnu’nu çalıştırdım. Yirmi sene Kireçburnu’nda oturmuştum. Sezonun ilk yarısında sadece 4 gol atıp 44 gol yemişler. Devre arasında bana geldiler. Yardım isteğini kabul ettim. Bir ay devre arası vardı. Gece gündüz çalıştık. Başkanın iki tane minibüsü vardı, orman fakültesi sahasına gidip çalışıyorduk. Feriköy, Fenerbahçe B takımı ve o zaman birinci ligde oynayan Sarıyer’le hazırlık maçları yaptık. Çocuklar çok iyi oynadı bu maçlarda. Ardından sezonun ikinci yarısı başladı. İlk maçımız Tophane Tayfun ileydi. İlk yarıda bizim çocuklar 7-0 mağlup olmuş. Soyunma odasında çocukları topladım, ilk 15 dakika hiç pas yapmak yok, ayağınıza gelen topu taca, kornere, nereye olursa vuracaksınız,’ diye konuştum. Nitekim ilk 15 dakika bu şekilde geçti. Ardından bizim çocuklar paslı oynamaya başladı ve 10 dakika sonra bir gol attık. İki gol daha atıp ilk yarıyı 3-1 önde kapadık. Hakem FIFA kokartlıydı ve maçı çok iyi yönetiyordu. Fakat devre arasında bunlar hakemleri sindirip, maç esnasında yan hakemi taş yağmuruna tutunca maç 3-3 bitti. Diğer rakiplerimizin hepsini yenip o sezon kümede kalmayı başardık.”


İsmet Yurtsü daha sonra başka takım çalıştırmadı ve futbola olan sevgisini arkadaşlarıyla her hafta yaptığı maçlarda giderdi. Zaman değişip futbol endüstriyel hale gelirken bahis oyunları da bundan nasibini aldı. Bir zamanlar karbonlu kâğıtlarla oynanan Spor Toto yerini makinelerden ve internetten her gün oynanan bahis oyunlarına bıraktı. İsmet Yurtsü de bu değişime ayak uydurdu. Hâlihazırda Perpa içinde, duvarlarında futbolculuk yıllarından kalma fotoğrafların asılı olduğu bir İddia bayisi işletiyor. Son sözü yine ona bırakıyoruz: “Futbol oynarken şimdikiler gibi çok para kazanamadık ama güzel günler yaşadık. Severek yapardık işimizi.”




31 Ekim 2013 Perşembe

Şeref Stadı

Yanmış bir sarayın bahçesinin düzenlenerek futbol sahası haline getirilmesi bakımından herhalde dünyada eşi benzeri bulunmayan bir stattı. Aynı şekilde, İstanbul Boğazı'nın hemen kıyısındaki konumuyla da dünyanın denize en yakın stadı olsa gerekti. O kadar yakındı ki, top zaman zaman denize kaçar, görevli bir sandalcı küreklere asılarak denizden topu alıp sahaya atardı. Bütün bu süre zarfında oyun durur ve herkes topun gelmesini beklerdi. Bugünkü kuşaklara çok tuhaf gelecek herhalde ama o zamanlar toplar elle imal edildiğinden sahada en fazla iki top bulunurdu. Hakem yedek topu ancak olağanüstü durumlarda, örneğin esas topun oynanacak hali kalmadığında oyuna sokardı. Nitekim 'Spor Postası' dergisinin 9 Şubat 1935 tarihli sayısında yer alan aşağıdaki fotoğraf bu durumu gayet açık özetliyor.


Çırağan Sarayının nasıl stada dönüştüğünün öyküsünü Türkspor dergisi 14 Ocak 1933 tarihli sayısında şu şekilde anlatmış: "Halk Fırkasının yüksek delaletile Cumhuriyet hükümetimiz sporculara eşsiz bir yardımda daha bulundu. Muhterik (yanmış) Çırağan sarayının arsası Beşiktaş spor kulübüne idman sahası olarak verildi. ... Beşiktaş klübü tarafından saha teslim alınırken güzel merasim yapılmış kurbanlar kesilmiştir. Bundan sonra sahanın tahdidi ameliyesine başlanacaktır. Bu münasebetle şimdi rahatsız bulunan Beşiktaş klübünün en emekdar idarecisi olan ve klübüne yaptığı sayısız hizmetler arasında bu sahanın temini için bütün gayretile çalışan Şeref Beyi gene eskisi gibi klübünün başında ve Beşiktaşlıları yeni güzel sahalarında muvaffakiyet peşinde görmeği candan diliyoruz."

                                                                              Türkspor sayı 16, 14 Ocak 1933
Ahmet Şerafettin (Şeref) Bey kısa bir süre sonra yakalandığı hastalık nedeniyle hayata veda edince stada onun adı verildi. Otuzlu ve kırklı yıllar boyunca Taksim Stadıyla birlikte İstanbul takımlarının maç yükünü paylaşan Şeref Stadı, İstanbul Ligi ve Milli Küme maçları gibi resmi müsabakaların yanı sıra  yabancı takımlarla yapılan özel maçlara da sahne oldu.

Vefa takımı 1946'da Şeref Stadında bir maça çıkmadan önce. Arka planda
Yıldız Parkının girişindeki Küçük Mecidiye camisinin kubbesi görülüyor.
                                                                                 (Galip Haktanır koleksiyonu)

1947'de İnönü Stadının açılmasıyla birlikte Şeref Stadı önemini biraz kaybetti. Milli maçlar ve lig maçları yeni stadda yapılırken burada artık ikinci ve üçüncü küme ile amatör küme maçları yapılmaya başladı. 

                                                                                                                                             Kırmızı Beyaz sayı 460, 21 Nisan 1947

Maçların yanı sıra Beşiktaş'la birlikte pek çok kulübün idman yükünü de çeken emektar stat zamana ayak uyduramadı. 1980 sonrasında hızla değişip büyüyen İstanbul'da sayısı sürekli artan yeni ve büyük otellerden birinin Çırağan Sarayının arsasına yapılması kararlaştırıldı. Stat 1986'da yerini otel inşaatına bırakırken sayısız futbolcu, teknik adam, hakem ve seyircinin anılarıyla birlikte tarihteki yerini aldı.


Şeref Stadı dünyanın en ilginç ve güzel fotoğraf veren futbol mekanlarından biriydi. Fotoğrafta İstanbulspor'un Galata
ile yaptığı sezon öncesi hazırlık maçında unutulmaz santrforu Aydemir Nemli görülüyor. (Hayat, 23 Ağustos 1957)