29 Ekim 2012 Pazartesi

Faruk Hızal - Zanaatkâr Bir Kaleci


Faruk Hızal 1921 yılında İstanbul Karagümrük’te doğar.  Henüz dört beş yaşlarındayken babasını kaybeder. Darüşşafaka Lisesinin sınavını kazanarak, hayatının akışını değiştirecek bu yeni yuvasında okumaya başlar.
Darüşşafaka Lisesi o yıllarda yalnız ülkenin önde gelen bir eğitim kurumu değil aynı zamanda başarılı sporcular yetiştiren bir okuldur. Okul takımında oynayan pek çok isim daha sonra Fenerbahçe, Beşiktaş, Galatasaray, Vefa ve Beykoz gibi seçkin kulüplerin futbolcusu olur. 

Faruk Hızal bir yandan lisedeki ağabeylerinin yaptığı maçları izler, bir yandan sınıf arkadaşlarıyla birlikte bezden yaptıkları toplarla futbol oynamaya başlar. “Sınıftan çıkardık. On, on beş dakikalık teneffüs vardı. O zaman şimdiki gibi toplar nerede. Çorapları söküp sararak yuvarlak haline getirir, pamuk koyarak top yapardık ama bayağı zıplardı o toplar.”


Sınıflar ilerledikçe okul takımında kendine yer bulur. “Darüşşafaka’dayken ileride oynardım. Kaleci İbrahim Tanla vardı uzun boylu. Sınıfça da büyüktü. Ama o hava toplarına iyi çıkamazdı. Benim boyum onun kadar uzun olmadığı halde ben yumruklardım topu. Onun yüzünden kaleye geçtim.”

Genç kalecinin okul maçlarında çıkardığı başarılı oyunlar dikkat çeker. Okulda nöbetçi öğretmenlik yapan Darüşşafaka mezunu Fehmi Bey koyu bir Beşiktaş taraftarıdır ve idarecileri tanımaktadır. Faruk’la beraber Galip ve Turhan’ı Beşiktaş kulübüne götürür. Böylece üç okul arkadaşı 1940’tan itibaren Beşiktaş’ta oynamaya başlarlar. Fakat o yıllarda lise öğrencilerinin resmi maçlarda oynamalarını yasaklayan kanun yüzünden ancak B takımında ve özel maçlarda yer alabilmektedirler. Bir süre sonra üç arkadaşın spor yaşamındaki yolları ayrılır. Faruk Beşiktaş’ta kalırken, yabancı bir takımla yapılan maçta yedek soyundukları halde oynatılmamasına içerleyen Turhan, Galip’le birlikte Galatasaray’ın yolunu tutar. Lisanslı olmadıkları için kolayca kulüp değiştirebilme imkânı bulurlar. Bilindiği üzere, daha sonra Galip Haktanır Vefa kulübünün sembol ismi olup milli takıma kadar yükselecektir. Turhan Günsav ise Galatasaray A takımına yükselir ancak bir maçta ciddi biçimde sakatlanınca erken yaşta futbolu bırakmak zorunda kalır.

Darüşşafaka Lisesi futbol takımı 1940'ların başında bir maçtan önce. Faruk Hızal oturanlar arasında
ortadaki kaleci kazaklı. Oturanlardan sağ baştaki Fenerbahçeli milli futbolcu Murat Alyüz. Ayaktakilerden
sağdan üçüncü futbolcu Turhan Günsav. Ayakta soldan ikinci (gömlekli) kişi Fehmi Bey.
Futbolun gerçekten forma aşkıyla oynandığı amatörlük yıllarıdır. Genç Faruk Hızal’ın Beşiktaş’tan aldığı yegâne ücret yemek parasıdır. “Kulüpten bize bir lira verirlerdi. Beşiktaş’ta çarşı içinde Üstün lokantası vardı, gidip orada yemek yerdik. Tıka basa yediğimiz halde üste para da artardı. O sıralarda Vefalı bek Enver’in ağabeyi Demir Bey emniyet müdürüydü. Beni Emniyet kulübüne almak istedi ama ben gitmedim.”

Henüz okulu bitirmediği için 1941-42 ve 1942-43 sezonunda özel maçlarda oynamaya devam eder. Beşiktaş’ın Baba Hakkı, Baba Hüsnü, Kemal Gülçelik, Şükrü Gülesin gibi isimlerden oluşan ve 1942-43 sezonu İstanbul Ligi şampiyonu olan güçlü kadrosunda birinci kaleci Mehmet Ali Tanman’dır. İstanbul Ligi maçları bitmek üzereyken, yeni bir takımda, resmi maçlarda oynama fırsatı doğar. Vefa kalecisi Muvahhit Afir tam Milli Küme maçları başlamak üzereyken sakatlanır. Vefa’da oynayan Galip Haktanır kulüp yöneticilerine okul arkadaşı Faruk’un alınmasını tavsiye eder. Vefa Lisesi mezunu dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel’in girişimiyle liseli öğrencilerin resmi maçlarda oynamasını yasaklayan kanun değiştirilir ve böylece Faruk Hızal Vefalı olur. O sezon Maarif Mükafatı adıyla düzenlenen Milli Küme maçlarında kaleyi korur. Meraklısı için belirtelim; İstanbul Liginin ilk dört takımıyla Ankara ve İzmir liglerinin ilk iki takımının katıldığı bu deplasmanlı organizasyon, 1959’da başlayacak Milli Ligin, dolayısıyla bugünkü Süper Ligin ilk örneği sayılabilir.

Milli Küme maçları Vefa takımında yoğun bir rekabet ortamına sahne olur. Faruk Hızal bu durumu şöyle açıklıyor: “Milli Kümeye katılmaya hak kazandık diye emekliler tekrar takıma döndüler, gençleri çıkardılar. Nitekim Galip de bir İzmir deplasmanında neredeyse kurban oluyordu.” Galip ayağındaki şişme yüzünden ilk gün oynanan Göztepe maçında iyi bir oyun sergileyemez. Bu yüzden ertesi gün oynanacak Altınordu maçı için akşam yapılan maç toplantısına çağırılmaz. Yine de bazı kıdemli oyuncular ona bir şans daha verilmesinden yana olunca kadroya alınır. Darüşşafakalı arkadaşının bu şekilde tartışma konusu olmasına üzülen Faruk toplantıdan sonra durumu Galip’e anlatarak uyarır. Ertesi günkü maçı, canını dişine takarak oynayan Galip’in sayesinde Vefa 2-1 kazanır.

Vefa'nın Faruk'lu kadrosu Ankara'da Milli Küme maçında. Ayaktakiler (soldan): Uzun Hakkı,
Ördek Mustafa, Faruk Hızal, İzmirli Hakkı,  Saim İdemen, Sulhi Garan. Oturanlar: Tatar Şükrü,
Topkapılı Haydar, Galip Haktanır, Muhteşem Kural, Hidayet Volga. 
Faruk Hızal Vefa kalesinde çok iyi maçlar çıkarınca, Beşiktaş onu Milli Küme biter bitmez geri çağırır. Galip Haktanır bunu şöyle özetliyor: “Baktılar ki muazzam oynuyor, hemen kaptılar.” Bugünün koşullarıyla düşünüp Beşiktaş’ın onu geri almak için büyük paralar harcadığını zannedenler yanılmasın, henüz profesyonellik icat olmamıştır. Faruk Hızal durumu çok net bir biçimde açıklıyor: “Ne kadar para aldım biliyor musun? Sıfır para.”

Bu sırada yaşadığı talihsiz bir olay Darüşşafaka Lisesinden mezun olmasını engeller. Kendisi bu olayı şöyle anlatıyor: “O yıllarda liseden mezun olabilmek için ders yılı bitiminde ayrıca sınavlar yapılıyordu. Darüşşafaka özel statüde olduğu için bizim sınavlarımız İstanbul Lisesinde yapıldı. Biyoloji, aritmetik ve Türkçe sınavlarına girdik. Bir gün sınav başlamak üzereyken bir arkadaşla, “Ne durumdasın, çalıştın mı?” gibisinden kaş göz işaretleri yaptık. Bunu gören öğretmen kâğıdımıza işaret koydu ve o sınavdan bir aldık. Bunun üzerine ben Hayriye Lisesine geçtim. Bu okul bugün Fatih itfaiyesinin bulunduğu bölgeye yakın, ahşap bir binaydı. Bir sabah geldik ki, ortada okul yok, gece yanıp kül olmuş. Böylece okulsuz kaldım. Bunun üzerine Beşiktaş kulübü benim Kabataş Lisesinden mezun olabilmem için birtakım girişimlerde bulundu. Fakat Beşiktaş’ta kalecilik yapmak bende bir tür şımarıklığa yol açmıştı. Zaten 1944 senesinde evlenmiştim. Bu yüzden okumaya devam etmedim.”

Dönemin ünlü spor dergisi Kırmızı-Beyaz'ın kapağında Vefa-Beşiktaş maçı. Beşiktaş
kalesini koruyan Faruk Hızal'ın  iki yanında Vefalı Galip Haktanır ve Uzun Hakkı var.
Faruk Hızal İstanbul Ligi 1943-44 sezonunun dördüncü maçından itibaren Beşiktaş kalesini korumaya başlar. O sezon Beşiktaş İstanbul Ligi şampiyonu olamaz ama finalde Fenerbahçe’yi yenerek İstanbul Kupasını kazanır. Aynı sezon oynanan Milli Küme maçlarından biri Beşiktaş tarihinin unutulmazları arasında yer alır. Ankara’da Harp Okuluyla yapılan maçta ev sahibi takım ilk yarıyı 3-0 galip kapatır. Rivayet odur ki Baba Hakkı soyunma odasında köpürür ve yöneticiden tren biletlerini ister. Maçı kazanmadıkları takdirde o biletleri yırtacağını ve bütün takımın İstanbul’a yürüyerek döneceğini açıklar. İkinci yarı sahaya çıkan Beşiktaş tam altı gol atar ve maçı 6-3 kazanır.

Bu maçta Beşiktaş’ın kalesini koruyan Faruk Hızal ise o günü şöyle anlatıyor: “Bizi maçtan önce Saraçoğlu başbakanlığa çağırmıştı. ‘Harbiye’den korkmayın, Ankaragücü daha tehlikeli, FB gibi oynar,’ dedi. Biz Harbiye maçına çıktık, ilk yarıda üç gol yedik. Haftaymda Baba Hakkı köpürmüştü. ‘Beni dinleyin,’ dedi. ‘Kim topu alırsa, kalecinin üzerine şandelleyecek. 3-0’lık fark tik-tak paslarla kapanmaz.’ Şükrü o zaman askerdi, o yüzden Ankaragücü’nde oynuyordu. Onun yerine sol açıkta Eşref Abi oynuyordu. Topa öyle vuruyor ki, top dönmüyor, yani falso almıyor. Baba Hakkı da gelen topa rahatça istikamet veriyor. Ben istasyon tarafındaki kaledeydim. On ikinci dakikada dört-üç galip vaziyete geçmiştik. Haftaymda Baba Hakkı aslında bekimiz Yani’ye kızmıştı. Herkese sen şöyle yapacaksın, böyle yapacaksın diyordu. Yani ağır bir çocuktu. Başını öne eğmiş oturuyor. ‘Ulan sana söylüyorum!’ diye bağırıyor, o hâlâ önüne bakıyordu. Sağda solda anlatıldığı gibi biletleri yırtma olayı yok aslında.”

Bu maçtan önce Vefa takımıyla Ankaragücü’ne karşı oynayan ve sonraki maçın ilk yarısını tribünde izleyen Galip Haktanır şunları ekliyor: “Haftaymda durum 3-0 olunca biz stattan çıkıp otele geldik. Maçın 6-3 bittiği haberi gelince, ‘Beşiktaş altı tane yemiş, vay anasını’ dedik. Sonra Beşiktaş’ın kazandığını öğrenince şaşırdık.”

1940'ların başında Beşiktaş takımı. Faruk Hızal sağdan dördüncü oyuncu. Onun sağındaki,
ünlü oyuncu Kemal Gülçelik. Sağ baştaki Hakkı Yeten. Oturan Vecdi Çapa.
Dönemin ünlü gazetecisi Muvakkar Ekrem Talu yeni başlayacak sezon öncesi kulüpleri ve oyuncuları değerlendirdiği yazısında şunları yazar: "Faruk: Bu genç halen Cihat ve Harbiyeli Yalım'dan sonra mevcudun en iyisidir. İhtiyati kıymet M. Ali olacaktır." Ne var ki, 1944-45 sezonu Faruk Hızal açısından talihsiz bir seyir izler. Ligin ilk üç maçını oynadıktan sonra sağ bacağında çıkan kan çıbanı apse yapar ve bir buçuk ay futbol oynayamaz. Ardından 1944 Kasım ayında askere alınır ve Ankara’ya gider. İkinci Dünya Savaşının henüz bitmediği o günlerde askerlik hizmeti tam otuz altı ay sürmektedir. O zamanlar Ankara Liginin iddialı takımlarından olan Muhafızgücü Faruk Hızal’ı kadrosuna katar. 1945-46 sezonunu Gençlerbirliği’nin ardından ikinci bitiren Muhafızgücü Milli Kümeye katılma başarısını gösterir. Beşiktaş’ta bir süre birlikte oynadığı arkadaşı, geleceğin film yönetmeni Memduh Ün’le yolları burada da kesişir. Ayrıca memleketin askerliğini yapan birçok değerli oyuncusu da takım arkadaşıdır.

Muhafızgücü takımının 1945-46 kadrosu. Oturanlardan sol baştaki Fecri Ebcioğlu,
üçüncü Faruk  Hızal.  Ayaktakilerden soldan üçüncü Beşiktaşlı Saim, dördüncü Altaylı
Bayram Dinsel, beşinci İstanbulsporlu Faruk, altıncı Gençlerbirliği oyuncusu Keşfi Tarlan. 
Askerden dönünce Haliç tersanesinin tahmil tahliye kısmında çalışmaya başlar. 1948-49  sezonunda, İstanbul Liginde yer alan Kasımpaşa’nın kalesini korur. 1949 yılında hem kalıcı bir meslek sahibi olmak hem futbol oynamak için Adalet kulübüne geçer. Adalet Mensucat fabrikasının kurduğu kulüp, ünlü futbol adamı ve gazeteci Fahri Somer’i genel kaptanlığa getirmiştir. Böylece Adalet takımı o yıllarda başarılı olan futbolcuları bünyesinde toplayıp bir yandan güçlü bir kadro kurmaya, bir yandan da henüz yasallaşmayan profesyonelliğin ilk adımlarını atmaya başlamıştır. Faruk Hızal bu transferden para kazanmasa da Adalet fabrikasında tekstil boyama işinde uzmanlaşır. Dönemin otoriteleri, “Türkiye’de alaylı olarak yetişmiş üç tane apre boya ustası varsa biri de sensin,” diye onu överler. Kendisi de, “Adalet’te kazandığım sanatla bugün oturduğum evi aldım,” diyerek burada geçirdiği yılların hayatında taşıdığı önemi vurgulamaktadır.

Kulüpteki futbol yaşamıysa çok huzurlu geçmez. Türkiye’nin ilk profesyonel futbolcusu olarak 1930’larda Fransa’da oynayan, Altay kulübünün simge ismi Vahap Özaltay Adalet kulübünün antrenörüdür. Bir süre sonra antrenörüyle ihtilafa düşen Faruk Hızal bunu şöyle anlatıyor:  “Arap Vahap antrenördü, onunla kavga ettik. İdmanda bana top atıyordu, kumda yatıyorum kalkıyorum, artık futbol benden geçmiş. Ağır geliyordu idmanlar. İzmir’den gelen bir kalecimiz daha vardı. Aslında İzmir’den üç-dört oyuncu getirmişti ama kaleciye güvenemiyordu. Ben, ‘o kaleciye şans tanı, beni boş ver,’ dedim. Sen yeme içme, git Atıf Bey’e (Adalet Mensucat şirketi ve kulübün sahibi Atıf İlmen) ‘çalışmak istemiyor, otoritemi bozuyor’ diye şikâyet et. Atıf Bey beni çağırdı, ‘Efendi, bize sporcu lazım, işçi lazım değil,’ dedi. Bunun üzerine hemen Adalet fabrikasından ayrıldım ve Karamürsel mensucat fabrikasına girdim. Süleymaniye civarındaydı, orada çalışmaya başladım. Fakat maçları da takip ediyordum bir yandan. Bir gün Şeref Stadında Adalet’in bir maçı vardı. Maça gittim ama kafama da koydum. Adalet’ten iki üç kişi de aldım yanıma. Takım da mağlup oldu mu? Soyunma odasına geldim, ileri geri konuştum. ‘Vay sen nasıl böyle konuşursun?’ deyince Vahap’la birbirimize girdik. Süleyman Şahinbaş vardı muhasebeci, Canavar Burhan’ın kayınpederi. Aynı zamanda takımın umumi kaptanıydı. O da Vahap’la kavga etmiş, arası açıktı. Golü de kaleci berbat yemişti galiba. Atıf bey’le konuşmuşlar. Bunun üzerine Atıf Bey, ‘Faruğu çağırın,’ demiş. Tekrar Adalet’e geldim.”

Beşiktaş dergisinin Ağustos 2011 sayısında Faruk Hızal'la yapılan röportaj.
Bir süre daha Adalet’te oynayan Faruk Hızal 1952 yılında futbolu bırakır ve Kayseri’deki bir tekstil fabrikasının davetini kabul ederek halı ipliği boyama ustası olarak 1975 yılına kadar burada çalışır. Bu tarihte İstanbul’a dönerek Kâğıthane’de bir çorap boyama atölyesi açar. Bir süre sonra burayı iki çocuğuna devrederek ikinci emeklilik yaşamına başlar.

Faruk Hızal hâlihazırda, bazı Çarşamba günleri Ortaköy’deki Darüşşafaka lokalinde eski okul arkadaşlarıyla bir araya gelerek öğrencilik ve sporculuk yıllarına ait anılarını tazeliyor. 

Seksen yıllık arkadaşlar bir arada (soldan): Faruk Hızal, Vecdet Özkan, Galip Haktanır. 

Aylık Spor Ansiklopedisi'nin Haziran 1946
sayısının kapağı. Ankara'da askerlik görevini
yapan ve Muhafızgücü kalesini koruyan Faruk
Hızal Fenerbahçe ile yapılan bir maçta Büyük
Fikret'in önünde topu alıyor.
Yukarıdaki fotoğrafı bu yazıyı hazırladıktan uzun bir zaman sonra kütüphanede eski dergileri arşivlerken buldum. Faruk Hızal'ın albümünde olmadığı için kendisine telefonla haber verdim. "Bana bir kopyasını verirsen memnun olurum," demişti ama ne yazık ki o fırsatı hiç bulamadım. Faruk Hızal'ı 18 Şubat 2014 tarihinde kaybettik. Ertesi gün Ataköy 5. Kısım camisinden kaldırılan cenazesine yakınları ve Darüşşafakalı arkadaşları başta olmak üzere kalabalık bir topluluk katılmıştı. Son yolculuğuna tabutunun üzerine konulan 1 numaralı Beşiktaş formasıyla çıktı. Mekanı cennet olsun.




12 Ekim 2012 Cuma

Bülent Buda - En Güzel Yılları İstanbulspor'da Geçti


Savaş yıllarında doğup yokluk yıllarında büyür, İzmir’de on dokuz yaşında profesyonel futbolcu olur. Ardından İstanbul takımlarının dikkatini çeker ve Fenerbahçe’ye gelir. Adam harcamanın gelenek haline geldiği bu kulüpte ancak bir yıl barınabilir. Derken İstanbulspor ona sahip çıkar ve en güzel yıllarını bu takımda geçirir. İzmir hasretine dayanamayıp geri döner ve futbolu burada bırakır. İş hayatının iniş ve çıkışları ardından İzmir basınının saygın futbol yorumcularından biri olur.





Bu zengin hayat hikâyesinin ayrıntılarını Bülent Buda’nın kendi ağzından dinleyelim: 

1942’de İzmir'de, İkinci Dünya Savaşının göbeğinde doğmuşum. Doğup büyüdüğüm mahalle Damlacık. Babam Alanya’dan gelmiş, limanda hamallık yapıyor. Annemin ailesi mübadelede Girit’ten gelmiş, bu mahalleye yerleştirmişler. O da tütün mağazasında çalışıyordu. Benden sekiz yaş büyük abim, on yaş büyük ablam vardı. Mahalle kahvesi, DP ocağı, Damlacık spor kulübü aynı mekândı. Cicipark diye bir yer vardı, orada top oynardık. Orada kimler futbol oynamadı ki? Metin Abi Damlacık formasını giydiğinde ben dokuz yaşındaydım. Müthiş yoksul bir mahalleydi. Oturduğumuz ev tek odalı, kahvehaneden dönüşmüş. O evde on dokuz yıl, ben İzmirspor’da profesyonel olana kadar oturduk. Profesyonel olunca 5 bin lira peşinat verildi. Onunla bir eve çıktık.

Damlacık mahallesinin en zengin ailesinin çocukları olmuyormuş. Kapısı demir olan tek ev onlarındı. Çarşıda güzel bir işyerleri vardı. Biz çok fakiriz diye doğduğum zaman beni almak istemişler. Annem, “Bana göstermeden alın,” demiş. Fakat tam o sırada ciyaklamamı duyunca bir bakmak istemiş. Güzel bir bebekmişim. Beni görünce sarılmış ve vermem demiş.

Yedi yaşında Kemeraltı’nda çıraktım. Bayramyerinde pazarcılık yaptım. Bağlarda meyve topladım. Okumam bile rastlantılar sonucu oldu. İlkokulu bitirdim, bir mağazada çırak olarak çalışıyorum. O zaman her şey yurtdışından geliyor. Mağazada ithal radyolar, bisikletler, buzdolapları, plaklar, elektrik malzemeleri satılıyor. Bu arada okullar açılalı bir hafta olmuş, Alsancak’ta oturan patronun evine Pazar günü birini götürdüm. Bana “Okul nasıl gidiyor?” diye sordu. “Ben artık her gün mağazadayım,” diye cevap verince nedenini sordu. Ben durumu anlatınca çok kızdı. Pazartesi günü mağazaya gelince “Alın bunu okula yazdırın” talimatı verdi. Rahmetli Hamza Abi bir hafta geç de olsa Karataş Ortaokuluna yazılmamı sağladı. Böyle zorluklarla okudum. Ortaokulu beş yılda bitirebildim bu yüzden. Orta 3’teyken mağaza iflas etti. Bir radyo tamircisinin yanında çırak olarak çalışmaya başladım yine. Bir gün annem dükkâna geldi, “Usta bunu okutamayacağız, senin yanında çalışmaya devam etsin,” dedi. Fakat ustam da okumamı istiyordu. Okulun açıldığı hafta bütün kitaplarımı almak için 10 lira haftalığıma ilaveten 10 lira daha istemiştim. Ustam sağ olsun verdi. 

1960 İzmir liseler arası futbol şampiyonu Ticaret
Lisesi kaptanları Cengiz Kayalar ve Bülent Buda.


Lisede de benzer bir olay yaşadım. Kalespor’daki başkanımız Arnavut Ömer denilen eski bir futbolcuydu. Soğuk demir işi yapıyordu. Yazın yanında çalışmamı istedi. 40 lira haftalık veriyordu bana. Fakat ben parayı olduğu gibi aileme veriyordum. “Ömer abi ben devamlı çalışayım yanında, bir yandan takımda da oynarım,” dedim. Bana bir küfür savurdu ve “Okuyacaksın,” dedi. Ondan da okulun açıldığı zaman fazladan bir haftalık para alıp kitap defter masraflarımı karşıladım. Onun desteğiyle Ticaret Lisesini üç yılda bitirdim. Aynı zamanda takım kaptanlığı yaptım ve çok iyi futbol oynadım. Okul müdürüm Osman Özden’i unutamam. Okulu bitirebilmem için müthiş katkıları oldu. Bütün öğretmenlerimin yardımını gördüm. Lise sondayken genç milli takıma seçildim. Bir buçuk ay okula uğramadım.


Moda’da Mano Palas’ta kamp yapıyorduk. Yunanistan üzerinden Lizbon’a Avrupa şampiyonasına gittik. Düşünebiliyor musun, Damlacık’ta tek odalı kahve ocağı olan yerden Lizbon’a giden bir genç. Dönüşte Yunanistan’la özel maç oynadık. Atina’da Akropol Palas diye bir otelde kalıyoruz, ilk defa klozeti orada gördüm. Metroyu, trafik ışıklarını orada gördüm. Muhteşem bir takım kaptanları vardı, bize bütün Atina’yı gezdirdi. Yunanlıları 1-0 yendik, o akşam tavernada bize yemek verdiler. Bütün Yunanlı futbolcular yenilmelerine rağmen güzel güzel kırmızı şarap yudumlayıp eğlendiler. Biz kazanmamıza karşın rahmetli Sabri Hoca tepemizde gezinerek sudan başka bir şey içmemize izin vermedi. Mastika doğal şeffaf renginde kaldığından Arap Yılmaz ve öbür kaleci Aydın’la ben göğsümüzdeki bütün rozetleri garsona vererek mastika içtik ama sarhoşluğumuzu belli etmedik. Hayatta çok erken piştik, çok erken olgunlaştık. Bir yandan ailelerimize yardım ettik, bir yandan okuduk ve bugünlere geldik.

Bülent Buda (sağda) 1957'de Damlacık kulübü formasıyla.
- İzmirspor’a nasıl geldiniz?

- Benim İzmirspor taraftarlığım muhitten geliyor. Çocukken çok önemli isimleri izlemiştim. İzmir Liginde İzmirspor-Altay maçı var, Alsancak stadında iğne atsan yere düşmez. Sabah erkenden çocuk halimle gelip kendime yer bulmuştum. Takımlar sahaya çıktı, ben heyecandan maçı seyredemedim. Tarık Abi (Gencay) takım kaptanıydı. Seyfi Abinin (Talay) ilk lig yılıydı. Tarık Abi o gün penaltı kaçırdı. Altay berabere de kalsa şampiyon oluyordu, 2-1 kazandı maçı.

Bunun yanında biraz Beşiktaş taraftarlığı da vardı. Bunda sanıyorum Beşiktaş’ta oynayan, daha sonra Altınordu’ya gelen solaçık Bülent Esel etkili oldu. Milli Ligin ikinci yılında Beşiktaş’ı Macar Kutik çalıştırıyordu. O sezon şampiyon olan Beşiktaş Alsancak’ta İzmirspor’la oynuyor. İzmirspor o yıl Fenerbahçe’yi 4-2 yenmişti. İlk yarıyı 2-0 yenik kapamasına rağmen ikinci yarı dört gol attı. O yıl Beşiktaş’ı 3-1 yenip Galatasaray’la iki maçta berabere kalarak lig dördüncüsü oldu. O sezon ideal kadrosu Seyfi- Şaban, Necdet – Aykut, Orhan, Kamuran – Mustafa, Cenap, Güven, Nedim, Özcan şeklindeydi. Nedim önce Beykoz’a sonra Beşiktaş’a gitti. Güven yine Beşiktaş’a, Cenap Galatasaray’a gitti. O maçı ben tribünde izledim ve heyecandan titredim.

Kalespor 1959-60 sezonunda Göztepe Stadında.
Bülent Buda ayakta soldan ikinci.
Orta sonda beklemeliydim, Damlacık’ta oynamaya başladım. Sonra Kadifekale semtinin takımı Kalespor istedi beni. Orada üç yıl oynadım. Futbolum burada gelişti. Sol açık oynuyordum ilk zamanlarda, bu mevkide kötüydüm, etkili değildim. Antrenörüm rahmetli Halil Bıçakçı – ki çok ünlü bir hocadır – beni o mevkiden alıp 6 numaraya, sol hafa verince ben kendime geldim. Her futbolcunun farklı bir yapısı var. Ben sahayı önüme aldığım zaman iyi oynardım. Sahanın ortasında olduğum zaman topu veya rakibi bulamıyordum. Rakibi karşıdan alırdım. Kalespor’da bayağı geliştim ve genç milli takıma seçildim. Çok iyi bir takımdı. Çalıştırıcı Sabri Kiraz, kaleci Arap Yılmaz, yedeği Ankaragüçlü Aydın’dı. Sağ bek Cumali Gençlerbirliği’nde, sol bek Müfit Bursaspor’da oynadı. Sağ haf Aydın Şekersporluydu. Santrhaf ve kaptan Tuncay Becedek Fenerbahçe ve İzmirspor’da oynadı. Sol haf Güvercin Nuri, sağ açık Abdullah Çevrim, sağ iç Nedim Doğan, sol açık Beşiktaş’tan İzmirspor’a gelen Ceyhun’du. 1960-61 sezonunun bu takımı hiç yenilmediği halde fazla beraberlik yüzünden Avrupa Şampiyonasında finale kalamadı. O takım Türkiye’ye dönünce yedekleri dahil bütün oyuncuları 1. Ligde oynadı. Ben yedektim, üç maç sonra B milli takıma çağrıldım. Hayret etti o zaman Sabri Kiraz. Aslında İzmirspor’da dört yıl sol bek oynamamı sağlayan Sabri Hoca’dır. O zamanın WM sisteminde 6 numara ya da santrhaf oynuyordum. Sol ayaklıydım. 1960 genç milli takım seçmelerinde, “Sol bekte eksiğimiz var, Bülent’i bir koyun, göreyim,” dedi. Bir maçta sol bek oynattı fakat sonra Bursasporlu Müfit’i tercih etti. Ardından ben İzmir’e döndüm. Necdet Elmasoğlu 28 yaşında futbolu bırakmaya karar verdi. İzmirspor’un 3 numaralı forması adeta tapulu malıydı, öyle müthiş bir sol bekti. Fakat iş yaşamına çok önem veriyordu. Sonradan şirketi holding oldu, bugün hâlâ varlığını sürdürüyor. O futbolu bırakınca bana gün doğdu. İzmirspor’da 19 yaşından itibaren dört yıl kesintisiz sol bek oynadım.

Genç milli takım dönemin ünlü oteli Moda'daki Mano Palas'ta kampta. Bülent Buda (alt sıra, sağdan ikinci)
geleceğin ünlü futbolcuları Halil Kiraz, Tuncay Becedek, Candan Tarhan, Aydın Tohumcu, Nedim Doğan,
Nuri Toygün, Yılmaz Ürül ve Ziya Şengül'le bir arada. 

- Siz katıldığınızda İzmirspor’da kimler vardı?

- İlk antrenörümüz Sait Altınordu’ydu.   “Kaç para aldın?” diye sordu. 5 bini peşin verdiler, 5 bini de senet yaptılar diye cevap verince, “Ne para lan!” dedi. Gerçi o 5 binin ancak yarısını tahsil edebildim. İki yıl 7.500 liraya oynadım. O zaman iki yıl daha uzatma hakkı vardı kulüplerin. Bu hakkını kullandı 17.500 liraya. Dört yılda aldığım para 25 bin liraydı yani. İzmirspor’da çok istikrarlı bir dört yıl geçirdim.

Bir İzmirspor idmanında takım Talebe Çayırından çıkmış,
Karafatma Dağına doğru koşuyor.
Şimdi Hatay’da çok katlı binaların olduğu, İzmirspor’un sahası olan Talebe Çayırından kimler geldi kimler geçti: Tarık Gencay, Seyfi Talay, Metin Oktay, Necdet Elmasoğlu, Kamuran Soykıray ve daha bir sürü futbolcu. Profesyonel olduğumda Seyfi Abi ilahım, kahramanımdı. Gürcan Abi (Berk) yine öyle. Ben bunları Altay maçında izlemişim, sonra üç büyüklere gitmişler. Gürcan Abi Fenerbahçe’de oynarken bir Nice maçı var muhteşem, Fransız basını bile yazmış. Muhteşem iki ayak, sağ ayağı çok özel. Doğan Akı var, Altay’dan Beşiktaş’a sonra İzmirspor’a transfer olmuş. Bunların hepsi izlediğim, taptığım insanlar. Ben 23 yaşındayken Seyfi Abi bir olaya sinirlenip Göztepe’ye gitti. Kaleciler Ali Artuner ve yedeği Nevzat vardı. Nevzat 70’li yılların terör ortamında kuyumculuk yaptığı dükkânda öldürüldü. Seyfi Abi üçüncü kaleci gibi gitti ve daha çok onları çalıştırdı. Ali Artuner, “O zamana dek ben böyle bir çalışma görmemiştim” derdi.

1963-64 sezonu başında İzmirsporlu oyunculardan bir grup
antrenör Doğan Emültay ile birlikte. Ayakta ortadaki Ergün Acuner.
Oturanlar Sezen Kadıoğlu, Tanzer Sencer ve Bülent Buda. 
Ben İzmirsporluyum diye 23 yaşında takım kaptanı yaptılar. Doğan Akı’ya takım kaptanlığı yapıyorum, olur mu öyle şey? Tuncay Becedek genç milli takımda kaptanımdı. İzmirspor’da ben ona kaptanlık yapıyorum. Sait Hoca ile bir sezon çalıştık. Tarık Gencay, rahmetli Refik Vardarlıoğlu, Doğan Emültay sonraki hocalarımdı. Seyfi Abi’yle epey beraber oynadık. İzmirspor’daki ilk dört yılımda ve son iki yılımda kaleci oydu. Çok iyi bir insandı. Turgay Meto Kuşadası’nı çalıştırırken rica ederdi. Gider para almadan kalecileri çalıştırırdı. İki ayağıyla topa çok iyi vuran iki oyuncu vardı Türkiye’de, biri Metin Oktay diğeri Seyfi Talay’dı. Bunlar İzmirspor’da birlikte oynarken Talebe Çayırını çeviren duvarlara kireçle kale çizdiler. İkisi ayrı ayrı iki kaleye iki ayaklarıyla vuruyorlardı. İstedikleri noktaya atarlardı. Sert ve net muhteşem vuruşları vardı. İzmirspor’un penaltılarını Seyfi Abi atardı. Kaleye bakar, gerilmeden vururdu. Metin Abi üstüne bir de kafa vuruşlarını ekledi.

1961'de Talebe Çayırında bir İzmrispor antrenmanı.
Arkada sağ başta takımın hocası Sait Altınordu .
Sait Abi’den sonra Tarık Abi antrenör oldu. ama bizim camia kendi bünyesinden çıkan insanları çok kucaklayan bir yapıda değildi. Tarık Gencay İzmirspor’da sembol olmuş isimlerden biridir. Muhteşem bir sağ bek. Canı sıkılır, santrhaf olur. Almanya’yı 2-1 yendiğimiz maçta saha kenarında yedek bekliyor. “Galatasaray’a imzayı at, gir oyna” diyorlar, atmıyor. O da kendi muhitini severdi. Şoför Tarık, Şarapçı Tarık diye lakabı vardı. Espride, pratik zekâda, futbolda müthişti. İki ayağını da iyi kullanırdı. Sakatlanıp futbolu erken bıraktı. Ben onu da tribünden izlemiştim.

- Metin Oktay’la anılarınız var mı?
- İzmirspor’un seyirci sayısında Metin Abi gelince patlama olmuştu. Amerikan Kız Lisesi ve Göztepe Kız Enstitüsü Talebe Çayırına yakındı. Metin Abi’nin gelmesiyle birlikte bu okulların kızları oraya akın etti. İmza modası o zaman başladı. Metin Abi Grek tanrıları gibi çok yakışıklı bir adamdı.  Müthiş idman yapardı, izlemek ayrı bir zevkti. Arkadaşlarıyla şakalaşmaları, oyun içindeki yardımlaşmaları muhteşemdi. Sahadaki duruşuyla, idmanlarıyla çok özel bir insandı.

Metin Abi’yi dokuz yaşında seyrettim, on dokuz yaşında karşısında oynadım. Ne yaptın dediler, yine seyrettim dedim. O zaman sol haf oynuyordum, Metin Abi’yle yakın oynuyordum. Adeta dokunmaya kıyamıyordum. Korunması gereken bir eser gibi görüyordum, ona tekme atılır mı diyordum. Oysa Özer Abi, Yılmaz Şen onu epey hırpaladılar. Zaten bir gün Yılmaz’ın tekmelerine isyan etti ve sahadan atıldı. Ben İstanbulspor’da oynarken de bir maçta bizim Türker’e isyan etmişti. Tabanıyla bileğine bayağı sert girince Metin Abi çıldırdı, “Ulan Türker şimdi senin…” diye üstüne yürüdü. “Aman kaptan, idare et,” diye uzaklaştırdım.

Bülent Buda İzmirspor'la profesyonel sözleşme imzalıyor.
Sol başta kulüp yöneticisi Nasır Sipahi.
Bir gün Alsancak’ta Galatasaray’la oynuyoruz, kalecimiz rahmetli Altan Santepe. İlk yarı 1-0 önde bitirdik, ikinci yarı başladı. Korner atışı oldu, Metin Abi yükseldi çaktı kafayı. Boyu benden kısa, benle kafaya çıkıyor. O hâlâ havada, ben yere inmişim, abartı gibi geliyor ama gerçek. Durum 1-1 oldu. Bir korner daha, Kadri Aytaç çaktı bu sefer kafayı, 2-1. Biz bir dağıldık, durum oldu 5-1. Kapalı tribünün önünde, taç çizgisinde Metin Abi’nin ayağında top. Metin Abi topa vurur gibi yapıyor, ben zıplayınca topa basıyor. Biraz dalga geçiyor yani. Ben döndüm, kaleme doğru yürümeye başladım. Arkamı döndüm, “Metin Abi, şu yaptığın ayıp, sana hiç yakışmıyor” anlamına gelen sessiz bir tavırla bizim kaleye yürümeye başladım. Metin Abi o topu kale arkasına doğru yüksekten vurup dışarıya attı. Ondan sonra kulübeye doğru döndü, elini kaldırdı ve maçı terk etti.

- İzmirspor’dayken başka unutamadığınız maçlar oldu mu?

- O zaman hafta sonları çift maç oynanıyordu. 61-62 sezonu, ligin dördüncü veya beşinci haftası. O zaman Türkiye’de futbol İstanbul, İzmir, Ankara üçgeninde dönerdi. İstanbul’da Fenerbahçe ile oynuyoruz. Sait Hoca, “Sen bugün 10 numarayı giyeceksin,” dedi. WM sistemine göre sol iç, gole yakın oynuyorsun yani. “Hocam ben ne yapacağım 10 numarada?” diye sordum. “Lefter’e yapışacaksın,” dedi. Gürcan Berk o zaman bizde oynuyordu. Ayakları müthiş kıvraktı. Gazhane tarafındaki kaleye akın yapıyoruz. Numaralı tribünün önünde iki FB’liyi çok fena halde çalımladı. Bir çıkardı topu bana, ben altıpasın üzerindeyim. Zemin kötüydü, top tam sol ayağıma gelmek üzereyken o anda sekti. Sol ayağımı salladım, ıskaladım. “Allah, bu güzel gol kaçar mı” dedim. Kalede Şükrü Ersoy vardı, sola doğru yatmıştı. Sağ kavalıma çarpan top sola gitti, tıngır mıngır kaleye doğru yuvarlandı. Kadri Aytaç yanımdaydı. Topa doğru bir hamle yaptım, sol tabanımı koydum. Fenerbahçe’ye karşı oynadığım ilk maçta gol atıyorum, lamı cimi yok. Sonra 1-1 oldu. İkinci yarı başladı, santrhaf Osman Göktan oynuyor FB’de. Ergün Acuner – rahmetli her mevkide oynayabilen çok iyi bir oyuncuydu, İstanbul’da tren garında genç yaşta hayatını kaybetti – nefis bir çalım atıp Osman’ı saf dışı bıraktı. Şükrü Abi’yle karşı karşıya kaldı, topu kaleye bıraktı, 2-1 öne geçtik. Maçın bitimine doğru bir penaltı oldu. O yıllarda FB’yi İnönü’de yenmek ayıp oluyor sanki diye hakemlerde bir duygu var. Maçın bitimine doğru olduğu için penaltıyı merhum Lefter Abi atmadı. Can’dan atmasını istedi. Özgüveni yüksek, müthiş bir adamdı. Can Abi sol ayağının içiyle bir kesme yaptı, topu yandan kaleye soktu. Durum 2-2 oldu. Santradan sonra Ergün topu bana verdi. Ben sol ayağımla topun dibine girip bir çaktım. Top numaralı tribüne doğru gitti. O zaman sahada tek top var, bugünkü gibi bir sürü yedek top yok. Topun sahaya geri dönmesi üç-dört dakika alır yani. 2-2 bizim için çok iyi bir sonuçtu. İstanbulspor’u da 2-1 yenmiştik. İstanbul’dan üç puanla dönmek muhteşem bir olay. Ben tribüne doğru bakıyordum ki arkamdan bir küfür işittim. Bir döndüm, Lefter Abi. Bugün olsa, oyun alanı karışır. Büyüğüne karşı kabahat işlemiş bir çocuk gibi kıpkırmızı kesildim, başımı önüme eğdim. O küfre rağmen Lefter Abiden bir tek özür dilemediğim kaldı.

4 Kasım 1961'de İstanbul'da oynanan Fenerbahçe-İzmirspor maçı.
Bülent Buda, Kadri Aytaç'ın yanından ilk golü atıyor. Kaleci Şükrü Ersoy arkada, yerde kalmış. 
- Fenerbahçe’ye transferiniz nasıl gerçekleşti?

- 64-65 sezonu İstanbul’da İstanbulspor ve Beşiktaş’la son maçlarımızı oynadık. Biraz ligde kalma sorunumuz vardı. Son dört haftada Şükrü Abi (Gülesin) çalıştırdı bizi. Aslında antrenörlük yapmıyordu, müthiş motivasyon uzmanıydı. Mesela kamptayız, “Hadi ulan, kare kurulmadı mı hâlâ?” diye sorardı. Oyunculara poker oynatır, para verecekmiş gibi heyecanlandırır ama yazarak sayı tutardı. Adrenalin yüklerdi insanlara, oturur üşenmeden yazardı o pokeri. Çok renkli bir insandı. Rahmetli beni İnter’in meşhur sol beki Fachetti’ye benzetirdi. Fener’den ziyade içimde Beşiktaş’a bir yakınlık vardı. Fakat esas takımım karakter olarak Galatasaray’dı. Bir kere Metin Abi’nin varlığı önemliydi, yine İzmir’den Ayhan Elmastaşoğlu, Bahri orada oynuyorlardı. 

Son maçları oynadıktan sonra takım dönecekti ama biz Tuncay’la kalalım dedik. O İstanbulluydu zaten. Meğer başka bir hikâye varmış. Beni pazartesi günü Beyoğlu’nda ünlü FB doktoru Reşat Dermanver’in muayenehanesine götürdü.  Bir ara Şeref Has geldi, o zaman iş belli oldu biraz. Tuncay da açtı o sırada meseleyi. Dört yılım bitmişti, kulüp ya satışa çıkaracaktı ya anlaşacaktım. “Bana 30 bin lira verin kalayım dedim,” ama onlar Kasımpaşalı Raşit’e 35 bin lira verip almışlardı. Benden gelecek parayı bekliyorlardı. 90 bin liraya satışa çıkardılar beni. FB bana 20 bin lira verdi sesimi çıkarmadım, anlaştık. Önceki sezon takımı şampiyon yapan hoca Oscar Hold devam ediyordu. Başladık idmanlara fakat birkaç hafta sonra Hold’un görevine son verdiler, Ankara Demirspor’la anlaştı sonra. Üniversite sınavları için İzmir’e dönmüştüm. Sınavlara girip İstanbul’a geldim tekrar. Temmuz ayında bir motele gönderdiler beni. Fenerbahçe’nin huyuydu futbolcuları motelde ağırlamak. Bu şekilde Fenerli olduk.

- İstanbul’a gelince nasıl bir ortamla karşılaştınız?

- 65-66 sezonu geldiğim Fenerbahçe’de Ali İhsan Abiyle, Ercan’la çok samimiydik. Maksim gazinosunda Ajda Pekkan’lı, Zeki Müren’li geceler. Kulüp 12’de Tanju Okan sahneye çıkardı, Şevket Uğurluer çalardı. Suadiye, Caddebostan, Moda plajlarından denize girerdik. Bağdat Caddesi yeni gelişiyor. Öyle bir İstanbul’da yaşadım.  Stadın karşısında Dereağzı’nda Müslim Bağcılar’ın kirasını verdiği bir bekar evi vardı. Benden bir yıl önce gelen Şükrü Birant ile Ziya Şengül ve Alibeyköylü Ali İhsan kalıyordu orada. Ercan, “Ben de geleceğim,” deyince Ziya aynı binanın üst katında kendine yer tuttu. Ercan’la aynı sezonda gelmiştik. O evde bekâr hayatımız başladı. PTT’den de Yaşar alındı. 200.000’lik Yaşar diye gazetede manşet oldu. Takımına 150.000 TL verildi. O sayede PTT kurtuldu, ayağa kalktı, hatta Yaşar’a bir altın kol saati armağan etmişlerdi galiba. Şükrü de bir yıl önce oradan gelmişti.

Fenerbahçeli futbolcuların bekar evi. Oturanlar (Soldan): Ercan Aktuna, Milliyet foto muhabiri Hüseyin Kırcalı,
Milliyet muhabiri Yavuz Bayraktar, Ali İhsan Okçuoğlu, Yaşar Mumcu, Milliyet muhabiri  Togay Bayatlı.
Ayaktakiler: Bülent Buda, Şükrü Birant.
- Fenerbahçe’de neden fazla oynayamadınız?

- Oscar Hold’un gidişi benim için olumsuz oldu. İsmail Kurt kadro hariciyken tekrar çağrıldı. Takımı Selahattin Torkal’la Necdet Erdem beraber çalıştırmaya başlamıştı. İsmet Uluğ başkan, Faruk Ilgaz ikinci başkan, Kadir Has asbaşkandı. Kadir Has Yaşar’ı alan yöneticiydi. Sezon ilerlerken İsmet Uluğ teknik kadroya kızınca beni takıma koydular. Fakat İsmail Abi yine oynadığından bana 6 numarayı vermek zorunda kaldılar. Tam sıçramayı yapacağım maçta büyük kulüplerde her zaman rastlanan şekilde bazı eski oyuncuların komplosuna maruz kaldım. Cumartesi günü Ankara Demirspor’la lig maçı, ertesinde Altay’la Türkiye kupası maçı oynanacaktı. FB Altay’ı yenerse finalde GS’ın rakibi oluyordu. Ligde sezon çok kötüydü. Cumartesi maçı için Mecidiyeköy’de King otelde kamp yapıyorduk. O zaman maçlarda oyuncu değiştirmek yasaktı. Lig maçı oynandı. Takım belli, ben oynayacağım Altay maçında, Şeref Abi yedek. Ertesi sabah kahvaltıya indik. Bir baktım, Selahattin Torkal’la Necdet Erdem bir anda selamı kestiler, başlarını öne eğerek geçiyorlar. Akşam bana bir çalım atıldığını hemen hissettim. Artık profesyonel olarak beşinci sezonumdu ne de olsa. O gün benim futbol yaşamımdaki dönemeçtir. Takım Altay’ı 1-0 yendi o gün. Büyük bir olasılıkla maça çıksam çok iyi oynayacaktım çünkü artık Fenerli olmaya başlamıştım. Ancak bu şekilde benim Fenerli olmama izin vermediler ve hiçbir zaman olmadım. Ertesi hafta Faruk Ilgaz, “Bülent sen PTT maçında oynarsın, ondan sonra herhalde İzmir’de imtihanların başlıyordur,” dedi. Yani lütuf gibi PTT maçında oynayacağım, ondan sonra Galatasaray ile kupa finali var o maçta oynamayacağım. Lig maçında oynayıp gittim İzmir’e.

Bir Fenerbahçe idmanı. Ön sıradakiler Ercan Aktuna,
Ali İhsan Okçuoğlu, Bülent Buda, Hazım Cantez.
Takım Büyükada’da final maçı için kamptaydı. O sırada İsmail Kurt sakatlanmış. Ben bunu sınavlara hazırlanırken gazetelerde okuyorum. O zaman ev telefonu bile yok ama koca FB istese seni arayıp bulur. GS maçında sol beke Özer’le başladılar. Sert mücadeleyi seven bir santrhaftı aslında. Neticede kupayı kaybettiler. Ben İzmir’de sınavlarımı bitirdim ve sezon açılışına doğru İstanbul’a döndüm. Fakat artık hayalimde Göztepe vardı, İzmir’e dönmeye niyetliydim. Kulüp yönetimi o zaman Altıyol’da, Efes sinemasının üstündeydi. Faruk Ilgaz artık başkan olmuştu. Yönetim kurulu toplantısına girdim. “Beni bırakın, İzmir’e döneyim,” dedim. Faruk Bey çok net bir ifadeyle, “Bülentçiğim biz seni çok seviyoruz, bırakmak istemiyoruz,” diye karşılık verdi. “Ancak bir koşulda razı oluruz; Altay’dan Numan’ı, İstanbulspor’dan Yılmaz’ı istiyoruz, bunları alırsak sana izin veririz o zaman,” dedi. Nitekim Numan alındı, Yılmaz’la ben takas edildim. Abdullah Gegiç’in Türkiye’de ilk antrenörlük yılıydı. İzmir’e gittim, sezon açılışı için Bandırma treniyle dönerken gazetede “İstanbulspor Yılmaz Şen’i verip karşılığında kiralık oynayan kaleci Yılmaz ve Bülent’i alıyor” diye bir haber okudum.

Fenerbahçeli futbolculardan  Ogün Altıparmak, Ziya Şengül,
Bülent Buda ve Ali Filibeli 1966 yılında İzmir Efes Otelinde.
Bir akşam Kadir Has’ın yalısında yemek veriliyordu. Yemekte o zaman İtalya’da oynayan Can Abi ve Gegiç de vardı. Faruk Ilgaz’la ilk görüşmemizden sonra çıkarken kulübün mali işlerden sorumlu yöneticisi Ulvi Tümen beni bir köşeye çekip, “Başkan böyle söylüyor ama Kadir Abi seni salmıyor, git tatilini yap, dönünce bu takımda oynayacaksın,” demişti. Halbuki benim Kadir Abi’yle merhabam bile yoktu, bir sezon boyunca beni sevip desteklediğini bilmiyordum. Yemekte bir ara Kadir Has içeride seni bekliyor dediler. “Biliyorsun ben senin kalmanı istiyorum,” dedi. “Ama İstanbulspor’a bir liste verdik. Onlar o listenin içinde olmayan bir futbolcu üzerinde dayattı.” Bahsettiği listede Şenol, Birol, Ali İhsan gibi isimler olduğu halde ben yoktum. Beni ümit milli takımdan iyi tanıyan menajer Saim Kavur ve İzmirli yönetici Lütfü Bornovalı, “Biz Bülent’i istiyoruz,” diye ısrar etmişler. Yılmaz’ın parasını Kadir Abi verecekti. “Ben her şartta Yılmaz’ı alacağım, ancak sen evet dersen bu iş çabuk bitecek,” dedi. “Kadir Abi sizi kıramam,” diye karşılık verince, “Sana 25 bin lira vereceğim,” dedi. Ağzımdan, “Abi 30 bin lira mümkün mü?” lafı çıktı. Oysa ben “Şaşkınbakkal’dan bir daire alır mısınız?” desem bugün bir daire sahibi olacaktım. “Tabii evladım,” dedi. Ertesi gün Şişli’deki ofisine gittim. İstanbulspor’dan Lütfü Bornovalı, Saim Kavur, Nirun Şahingiray ve rahmetli Yılmaz Şen vardı. Karşılıklı imzalar atıldı, Kadir Abi Yılmaz’ı aldı, İstanbulsporlu üç yönetici beni alıp yemeğe götürdü. O gün Kadir Abi’nin bana söylediği sözleri yaşamım boyunca unutmam mümkün değil, son derece içten söylemişti: “Bülentçiğim İstanbulspor’a gittin ama bekâr evinde birlikte oturduğun Fenerbahçeli arkadaşlarından ayrılmayacaksın. Kulüp oranın kirasını vermeye devam edecek. Bunun dışında yaşamın boyunca ne zaman bir sıkıntıya düşersen bu yazıhanenin kapısı sana açıktır.” Daha sonra ticaret hayatında birçok sıkıntı atlattım, iflas ettim, o Kadir Abi’ye kimler gitti ama ben gitmedim. Yalnız bir sefer olsun gitmediğime pişmanım, ticari bir talep için değil onun o günkü yaklaşımına bir kez daha teşekkür etmek için gitmeliydim. Onun eksikliğini hep hissettim.

- İstanbulspor’da atmosfer nasıldı?

- Ali Sohtorik başkanken gittim İstanbulspor’a. Yanında Lütfü Bornovalı, Selahattin Beliren, Nirun Şahingiray vardı. Hiçbiri yaşamıyor şimdi, hepsi muhteşem insanlardı, çok özlüyorum onları. İstanbulspor’da maaşlarımızı, primlerimizi malzemeci Kuzu Muzaffer dağıtırdı, yardımcısı da Arap Selahattin’di. Kesintileri yaparak dağıtırdı ve kimsenin gıkı çıkmazdı. Takım kaptanımız Kel İhsan, Kasapoğlu, kimse itiraz etmezdi. Bu kadar birbirine saygılı, birbirine sevgiyle bakan bir insanlar grubuydu. Bu yöneticilerimizin futbolcular üzerine yansımasıydı. Rahmetli Hayri Aydıner bir dönem başkanlığımızı yaptı, malzeme torbası taşırdı. Talha Altınbaşak, ilaç üretimi yapan firması vardı, muhteşem kibar, sevgi dolu bir insandı. Ali Sohtorik başlı başına bir otoriteydi zaten. Herkes yanında saygıyla dururdu.

Kulübe geldiğimde kaleci Yılmaz’ı genç milli takımdan tanıyordum. Yalçın’la oyun sahalarından muhabbetimiz çok iyiydi. Yıldırım benden bir sezon önce yine FB’den gelmişti. İhsan Abi’yle, Kasapoğlu’yla, Bilge’yle karşı karşıya oynamıştım. Her oyunun sonunda kim galip gelmişse gelmiş, sonunda sarmaş dolaş olurduk. Dolayısıyla hiçbir yabancılık hissetmedim. Futbol yaşantımın en muhteşem beş yılı İstanbulspor’da geçti. O yöneticileri ve arkadaşları unutmam mümkün değil. Şeref Stadında veya Karagümrük Stadında o günün koşullarında, o çamurlu berbat sahalarda idman yapıyorduk. Buna rağmen dolu dolu yaşadığım bir beş yıl oldu. İslam Çupi bizim için “Bu çocuklara herhangi bir Anadolu takımının formasını giydirin ve salın sahaya, bakın bakalım o kentte tribünler ne oluyor,” diye yazmıştı. Anadolu’da çok sevilen bir takımdık. En az küfür yiyen takım bizdik.

İstanbulspor 1967-68 sezonunda Ankara'da bir kupa maçında. Ayaktakiler (Soldan):
Mete, Orhan, Ata, Celal, ?, Bahattin. Oturanlar: Bülent, Günay, ?, Muhittin, Türker.
Şaşkınbakkal’da Fenerli futbolculardan Şükrü Birant ve Yaşar Mumcu ile bekar evinde kalıyorduk. Yanılmıyorsam 1968’de Şaşkınbakkal’da Bilge Tarhan'la ortak inşaat malzemeleri satan bir dükkân açtık. O inşaat mühendisi olarak malzemeden anlıyordu. Ben de iktisat mezunuyum. Yani ikimiz de futbol âleminde pek görülmeyen üniversite mezunu iki futbolcuyduk. Dükkânı açtığımızda Metin Ersoy Bostancı’da bir salonda program yapardı. Onunla samimi olmuştuk. Dinlemeye gittiğimizde sahneden, “İnşaat malzemelerini Bilko Ticaretten alacaksınız,” diye bizim reklamımızı yapardı. 

- İstanbulspor’da ilk sezon nasıl geçti?

- 66-67’de Karşıyaka’yı Ali Sami Yen’de yenemediğimiz için, yirmi gol kaçırıp 0-0 berabere kalarak 2. Lige düştük. Hiç düşecek bir takım değildik aslında. Ender Konca bizdeydi. Sol bek Yalçın, sağ bek Bahattin, santrhaf Türker, sağ haf Yıldırım, sol haf ben, Kasapoğlu, Bilge; yani muhteşem bir takım olduğumuz halde düştük. KSK da düşmüştü aslında. Onlarla beraber düştük. Ertesi yıl ligin bitimine altı-yedi hafta kala yine onları yenip tekrar 1. Lige çıktık.

Türkiye 2. Ligi 1967-68 sezonu şampiyonu İstanbulspor. (Soldan): Zorbay,
Kasapoğlu, Orhan, malzemeci Selahattin, Mete, Bülent, İhsan.
O sezon sonuna doğru Karagümrük’le oynadığımız maçı unutamam. Rakibin 3. Lige düşme tehlikesi vardı. İlk yarıda Kasapoğlu vurdu 25 metreden, köşeden gol oldu. İkinci yarı başladı, rakip oyuncular yalvarıyor. Bizim kalede o gün Mete vardı, harikalar yaratıyor. Takım kaptanları Süleyman santrada topu aldı bir ara. “Hadi Süleyman” dedim. Süleyman’la yan yana altıpasa kadar geldim, sonra önünden çekildim. Süleyman bir vurdu, top direğe çarptı, neyse sonunda kaleye girdi. Bundan üç sezon sonra 2. Ligde Karagümrük – İzmirspor maçı vardı. Stada girerken kalabalıktan bir ses duydum: “Kimseye dokunulmayacak! Bülent Buda’nın olduğu yerde kimseye dokunulmaz, çekilin lan!” Herkes çekildi kenara, biz rahat rahat girdik stada, oynadık maçımızı, puan da aldık. Bununla ilişkili bir başka anım daha var. Daha İstanbulspor’daydım, sezonu yeni açmışız, idmanı yaptık hava daha epey sıcak. Yıldırım, Arap Yılmaz, ben çıktık stattan, canımız buz gibi bira istedi. Bir şekilde Yılmaz Şen’i arayıp bulduk, o da geldi. Yenikapı’da Çakıl gazinosuna gittik. En öne oturttular bizi. Öztürk Serengil sahneye çıktı, bizi görünce, “Ooo, kimler gelmiş bugün; Arap Yılmaz, Arap Yıldırım, Yılmaz Şen.” Beni saymadı. Arkadan gür bir ses duyuldu: “Orada Bülent Buda da oturuyor!” Bir döndüm, eski futbolcu ve Karagümrük yöneticisi Cahit Candan. Yanına gittim, “Yüzyıllar geçse de Karagümrük seni unutmayacak,” dedi.

İstanbulsporlu futbolcular bir İzmir deplasmanında Fuarın önünde. Ayaktakiler (soldan): Tayfun, Yalçın, Ömer,
Büyük Ahmet, Celal, Bülent, Küçük Ahmet, Cemil, ?. Oturanlar: Altuğ, Alpaslan, Yıldırım, Zorbay, Mete, Kasapoğlu.
2. Ligde tek yenilgiyi Sarıyer’den aldık. Golleri Cemil atmıştı. O maçın dışında silip süpürmüştük o ligi. İkinci ligde şampiyon olunca Cemil’i, Büyük ve Küçük Ahmet’i aldık. Galibiyet primi 150 lira, deplasman beraberliği 75 liraydı. Aylıklarımız yaklaşık 700-800 liraydı. Transfer ücreti düşüktü ama kuruşu kuruşuna ödenir, verilen sözler yerine getirilirdi.

- İstanbulspor’dan neden ayrıldınız?

- 70-71 sezonu İstanbulspor’daki en kötü dönemim oldu. Gerçekten istikrarsızdım o zaman. Takımı uzun süre Ziya Taner çalıştırmıştı ama o sezon Basri Dirimlili çalıştırıyordu. Sonra bir takım hadiseler oldu. İstemeden İzmir’e döndüm. Yöneticiler Nirun Şahingiray, Hayri Aydıner, Özer Abi hep beraber üzüldük. Onlar kal diyorlar, ben gideyim diyorum; o şekilde ayrıldım ve tekrar İzmirspor’a döndüm. Dönünce iki yıl İzmirspor’da oynadım. Fakat o ilk zamanlardaki tılsım bozulmuştu. Futbolum çok iyi değildi artık, zaman zaman iyi oynayabiliyordum. Takım toplama bir takımdı, neticede 2. Lige düştü. Futbolu bırakmaya karar verdim. Halbuki yaşım daha otuz birdi. En az dört sezon daha götürürdüm ama iyi oynayamadığım için soğudum. Çok iyi bir teknik adam olmaya kararlıydım. Sessiz sedasız futbolu bıraktım, kulübün bile haberi yoktu. Kulüp son gün beni serbest bırakmıştı, bir miktar da alacağım vardı. Bir süre sonra yöneticiler telefon edip toplantıya çağırdılar. “Senin bizde alacağın var ne yapalım?” diye sordular. “Bağış makbuzu kesin,” dedim. Bir süre sakladım, sonra özellikle saklıyor demesinler diye yırttım.

Bülent Buda döndükten sonraki İzmirspor kadrosu. Kaleci Seyfi Talay,
ayakta sağ baştaki eski Beşiktaşlı Fethi Türkeş.
- Futbolu bıraktıktan sonra ne yaptınız?

- İzmir Amerikan Kültür Derneğinde İngilizce kursuna gittim ve on beşinci kura kadar ilerledim. O yıl Türkiye’de ilk kez açılan monitör kursuna başvurdum. Hedefim bunu bitirdikten sonra İngiltere’de kursa devam etmekti. Bu uğurda elimde avucumda kaç para varsa harcayacağım ve Türkiye’de ilk kez üniversite mezunu, yabancı dili iyi konuşan bir teknik adam olarak döneceğim diye karar vermiştim. Bir gün Alsancak’ta bir arkadaşın pastanesinde oyalanıyordum. Bir baktım İstanbulspor’dan Mustafa ile Yalçın. Galatasaray hamamına yakın bir yerde dükkân açmışlardı. Burada Amerikan malları satıldığı için Amerikan pasajı denilirdi. İkisi sonra ortak olarak gençliği hedef alan bir markayla giysi üretimine başladılar. Kadife ve kot pantolonun moda olduğu yıllardı. Bunlar İzmir’de bir toptancıya mal vermeye gelmişler. Sana İzmir temsilciliğini verelim dediler. Hayatımın üçüncü vahim hatası bu oldu. Dört yıl sonra o iş battı. Hepimizin işi bozuldu. O günün parasıyla yaklaşık 250 bin liram gitti. Sonra bir vantilatör firmasında satın alma müdürü oldum otuz beş yaşında. Dört yıl sonra Zorluların Ege Yıldız firmasından pazarlama müdürü olarak teklif alınca oraya geçtim. On iki yıl sonra Mazhar Abi’yle aramızda bir anlaşmazlık çıkınca ayrıldım, İstanbul’a geldim. Nevzat Demir’in Fırat Plastik firmasında sekiz ay çalıştım. Nevzat Bey müthiş çalışkan, açık gönüllü bir insandı fakat frekanslarımız uyuşmadığı için ayrıldım. Kısa süre çalışmama rağmen ayrılırken bana bayağı hatırı sayılır miktarda bir para verdi.
Antrenör kulübelerinin yanına elini koyup duranlara bakarak bunu hayatımın eksik kalan yanı olarak görüyorum. Onları görünce hâlâ canım çekiyor teknik adamlık yapmayı. Jose Morinho’nun hayatını anlatan kitap başucu kitabım oldu.

- Basın hayatınız nasıl başladı?

- Ege Yıldız’da çalışırken gazeteci Tayyar Özdemir sık sık şirkete gelirdi. Kemal ve Nafiz Beyle zaten Alsancak’tan arkadaştı. Bana da uğrardı. Bir gün, “Bülent Abi Cumhuriyet’te yazar mısın?” diye sordu. O sırada futbol dünyasından iyice uzaklaşmıştım, maçlara bile doğru dürüst gitmiyordum. Kendimi tamamen işe vermiştim. O zaman Hikmet Çetinkaya gazetenin İzmir temsilcisiydi. Tayyar’a eski bir futbolcuya yazı yazdıralım demiş. Ben, “Cumhuriyet’in o ciddi, özenli dilini tutturabilir miyim?” diye sorunca Tayyar Özdemir, “Ben zaten bilinçli olarak sana geldim, senden başkası yapamaz,”  dedi. O zaman Cumhuriyet’in İzmir kadrosu çok iyiydi. Mustafa Balbay, Celal Başlangıç, Nüvit Tokdemir, Türey Köse oradaydı. Ben zaten gazetenin sıkı okuruydum ve öz Türkçe kullanma alışkanlığına sahiptim. İlhan Abi’den spor sayfasına kadar bütün köşe yazarlarını okurdum. Futbol oynadığım yıllarda yakın dostum Kaşif Töre Ağanoğlu sayesinde Kafka ismini, Nazım Hikmet’in şiirlerini öğrendim. Sonra bir baktım ki sol yanım güçlü, onu hiçbir zaman gizlemedim. Bu yüzden uyum sorunu çekmedim ve öylece başladık.

Torunlarıyla
Cumhuriyet’te Uğur Mumcu gibi birçok önemli ismin ayrıldığı döneme kadar yazmayı sürdürdüm. Daha sonra yazılarıma Milliyet’te devam ettim. Bu arada İzmir’deki bütün televizyon kanallarında program yaptım. Kendime hiçbir zaman spor yazarı dedirtmedim. Her zaman futbol yorumcusu olarak görüyorum kendimi. Yani on altı yıllık futbolculuk yaşamımdan sonra yaklaşık otuz yıldan beri futbol yorumculuğu yapıyorum. Fakat futbolun dışında, hayata dair çok şey de yazıyorum. Futbol üzerine çıkan kitapları okuyorum. Geçen yıldan beri Yeni Asır’ın kanalı olan Yeni TV’de spor sorumlusu Barış Yengiloğlu’yla Pazar akşamları iki saatlik bir program yapıyoruz. Ağırlıklı olarak İzmir ve Ege takımlarını, 1. Ligi konuşuyoruz. Bunu amatörce, yani hiç para almadan yapıyoruz. İki tane özel defterim var, maçları seyredip not alıyorum. Bunun dışında başka defterlerim de var. Güzel sözler, hayata dair sözleri yazıyorum. Nazım Hikmet’ten Can Yücel’e, Ahmet Arif’e kadar bir sürü şiiri, sevdiğim yazıları bu defterlere aktarıyorum. Şu an Egeli Sabah’ta yazmaya devam ediyorum. Yani hala futbolun içindeyim. Bugün geriye dönüp baktığımda dediğim şu: iyi ki futbol oynamışım.
Dostlarıyla

Sabahları Bostanlı sahiline çıkıp koşuyorum. Bu sayede her yaştan bir sürü dostum oldu. Avrasya maratonuna katılacağız. Gün geliyor Foça’ya gidiyoruz, sabah 6’da koşuyoruz. Sahilde koşudan sonra insanlara jimnastik yaptırıyorum. Sonra bir Siyu duası yaptırıyorum. “Bugün uyanabildiğimiz için mutluyuz, bugüne ulaşabildiğimiz için teşekkür ederiz, bugün koşabildiğimiz için teşekkür ederiz” şeklinde. 



1960 yılında genç milli takımdan bir grup. Ayaktakiler: Aydın Tohumcu, CandanTarhan,
Tuncay Becedek, Billy Wright, Sabri Kiraz, Müfit, Bülent Buda.
Oturanlar: Mustafa, Abdullah Çevrim, Nedim Doğan, Güvercin Nuri, Özkan.

1964 yılında İzmir karması. Ayaktakiler: Nihat Yayöz, Turgay Meto, Tuncay Becedek,
Fevzi Zemzem, Bülent Buda, Nevzat Okuyucu. Oturanlar: Nazmi Bilge,
Ayfer Elmastaşoğlu, Aytekin  Erhanoğlu,  Bekir Türkgeldi, Numan Okumuş.

Genç milli takım aday kadrosu. Ayaktakiler: Mustafa, Cumali, Halil Kiraz, Tuncay, Aydın,  Müfit.
Oturanlar: Ziya, ?, ?, Doğan, Bülent Buda.



2 Ekim 2012 Salı

Dinyakos

Bazı okurlar bu bloğun başlığı olan Dinyakos kelimesinin ne anlama geldiğini soruyorlar.
Bu sorunun en kapsamlı cevabını herhalde yakın zaman önce kaybettiğimiz Metin Kurt vermiş.
Vecdi Çıracıoğlu tarafından  kaleme alınan anılarında bu konuda şunları söylemiş:

Futbolcularımızın futbol arenalarında kullandıkları en büyük silahı olan ayakkabıları, Beykoz yapımı
Dinyakos marka kösele tabanlı, çiviyle kabaraları çakılı yerli malı kunduralardı.

Adını Rum ustasından alan Dinyakos futbol ayakkabılarının sahibi Beykozlu bir Rum kunduracı ustasıydı. O zamana kadar postaldan bozma kalçın futbol ayakkabıları kullanılıyordu. Dinyakos usta, o zamanlar kullanılan atlet ayakkabılarını aldı ve tabanındaki uzun çivileri sökerek, yerine meşin kabaralar çaktı. Eskisinden çok hafif olan bu yeni futbol ayakkabılarının mucidi olmuştu. Kramponların dilinde, mavi bir kumaş parçası üzerinde adı yazıyordu.


Eritilmiş domuz yağı sürülerek, o zamanlar tarlayı andıran balçık sahaların suyunu emmesi ve çamurunun yapışmaması sağlanırdı. Ayak numarasından bir numara küçük seçilen bu ayakkabıların domuz yağı sürülünce derisi gevşer ve futbolcunun ayağını bir çorap gibi sarardı. Ta ki, kuruyuncaya kadar.

Bize, 1-1 skorla biten Batı Almanya maçından önce, eşantiyon olarak, o zamanlar dünya modası olan Adidas marka futbol ayakkabılarından birer çift, firma tarafından hediye edilmişti. Bu jest aynı zamanda  reklam ve promosyon içindi. Çoğumuz yeni ayakkabıları giydik. Maçın sonunda hepimizin ayakları yara içinde kaldı. Bir haftada zor geçti yaralar. Ve biz, ülkemizin A milli futbol takımına kadar yükselmiş kalburüstü bazı futbolcuları, yeni futbol ayakkabısıyla müsabakaya çıkılamayacağını, en azından yeni ayakkabıların dört-beş antrenmanda kullanılarak ayağın alıştırılması gerektiğini o maçtan sonra öğrenmiş olduk. Belki de Alman futbol federasyonu bir olta atmış, futbolcularımızın yeni ayakkabılara karşı zaafını kullanmıştı. Bunu kim bilebilirdi ki!..


Ben de yeni ayakkabı giyenlerdendim. O günden sonra nefret ettim ve çok nadir Adidas marka futbol ayakkabısı giydim. Futbolu bırakana kadar bazı toprak sahalarda Adidas'ın dışında sürekli Dinyakos kullandım. (Vecdi Çıracıoğlu, Gladyatör, Everest Yayınları, 2009. s. 115-117)