30 Aralık 2012 Pazar

Abdülmetin Kocaoğlu - Vefa'da Oynadı, Beşiktaş'ta Yetiştirdi


1950’lerin İstanbul’u… Şehrin merkezini henüz sur içindeki semtlerin oluşturduğu, Anadolu yakasının henüz yaz sıcaklarında sığınılan bir sayfiye olarak kullanıldığı yıllar. Ve bu yıllarda şehrin sokaklarını, arsalarını, camilerin avlularını top sahası olarak kullanan çocuklar. Kulüplerin futbol okulu, altyapı gibi kavramlarla henüz tanışmadığı o günlerde Bizans sarnıçlarından bozma ‘Çukurbostan’ sahalarından, arsalardan, sokak aralarından nice futbolcu yetişmiştir. İşte bunlardan biri Galatasaray genç takımında başladığı futbol hayatını onlarca oyuncunun son durak olarak gördüğü Vefa’da uzun yıllar sürdüren, sekiz sezon formasını giydiği bu kadim İstanbul kulübünün altmışlı yıllardaki en istikrarlı oyuncularından olan Abdülmetin Kocaoğlu’dur. 


Abdülmetin Kocaoğlu çocukluk yıllarını ve futbol hayatının nasıl başladığını şöyle anlatıyor:
“12 Şubat 1942 İstanbul Fatih doğumluyum. Altı kardeşin beşincisiydim. Babam Fatih’in ileri gelenlerindendi. Kürkçü Han’da çorap imalatı yapardı. Fatih Camisinin hemen yanındaki  Şeyhülislam Hayri Efendi İlkokulu’na gittim. Evimiz de oradaydı. Futbol oynamaya caminin avlusunda başladım. Okuldan çıkınca çantayı eve bırakıp hemen top oynamaya koştururdum. Okul tatil olduğu zaman sabah sekizden akşam sekize kadar aramızda mahalle maçları yapardık. Top oynamayı o kadar seviyorduk ki yemek filan aklımıza gelmezdi. Bir maç bitiyor, arada hemen abdest alınan musluklara gidip ağzımızı dayayarak su içiyoruz, tekrar öbür maça başlıyoruz. Lastik toplarla oynardık. Avluyu çevreleyen medreseler vardı. Seyirciler onların duvarına dizilip bizi seyrederdi.


Bu mahalle maçlarında Fatih parkına yakın bir sokakta oturan Deniz Gökçe de yer alırdı. O kalecilik yapardı. Annesi ve babası tahsilli kişilerdi, bir ayakları Avrupa’daydı. Biz üstümüzde paçavralarla oynarken o futbol ayakkabıları, kaleci eldivenleriyle gelirdi. Bir de Emin diye bir mahalle arkadaşım vardı; sonra benimle beraber Vefa’da oynamıştı, şimdi rahmetli oldu. Onunla rakiptik. Emin bir takım alırdı, ben bir takım alırdım. Ben çok iyi oynardım, o yüzden benim takımım galip gelirdi.”

Abdülmetin Kocaoğlu Galatasaray genç takımı formasıyla.
Arka planda gözüken genç yaşta vefat eden Ergun Acuner.
O yıllarda pek çok futbolcu üst düzey bir kulüp tarafından keşfedilmeden önce amatör kulüplerin formasını terletirken onun ilk durağı Galatasaray genç takımı olur:
“Bir kiracımız vardı, bizim maçlarımızı seyrederdi. Doğan Koloğlu yakın arkadaşıymış. Ona hitaben bir kart yazdı. Kartı genç takımı çalıştıran Doğan Abi’ye götürdüğümde, ‘Ali Sami Yen’e antrenmana gel,’ dedi. 
Böylece 1957 senesinde Fatih’ten Mecidiyeköy’e antrenmanlara gidip gelmeye başladım. O zaman orası 
şehrin sonu gibiydi. O sırada Sultanahmet Ticaret Lisesinin orta kısmına devam ediyordum. İlk idmana çıktığımda çok heyecanlıydım. Doğan Hoca beni sol açığa koymuştu. Avni diye bir kaleci vardı, genç takımın dışında bazen A takımda da oynardı. Ben mahallede arkadaşlarıma ‘Avni’ye karşı oynadım,’ diye hava atıyordum. Hoca beni idmanlarda beğenince kadroya aldı ve lisans çıkarıldı. Sol açığın dışında orta sahada da oynadım. Takım arkadaşlarım arasında Ergün Acuner, Mesut Şen gibi sonradan ünlenen isimler vardı. Daha sonra genç takım kaptanlığı da yaptım.”

Galatasaray genç takımının bir maçında gol girişimi. Bu fotoğraf Ali Sami Yen
stadının eski halini göstermesi bakımından da ilginç.
Galatasaray ve Fenerbahçe genç takımlarının kaptanları Abdülmetin Kocaoğlu
ve Güray Erdener'in yolu ileride Vefa'da kesişecektir.

Genç takımın maçlarında göz dolduran Abdülmetin Kocaoğlu A takıma nasıl yükseldiğini şöyle anlatıyor:
“Ben genç takımdayken A takımı George Dick çalıştırıyordu. Ardından Gündüz Kılıç menajer, Coşkun Özarı antrenör oldu. Beni A takıma aldılar. Tabii o kadroda ikinci plandaydım. Benim A takıma alındığım sezon Metin Oktay Palermo’ya gitmişti. Galatasaray’ın bir de B takımı vardı, orada sürekli olarak oynuyordum. Baba Recep (Adanır), Ali Beratlıgil, Ergün Ercins, Talat, Bahri, Mete, Cengiz Özyalçın, Gençlerbirliği’nden alınan İlhan, Fenerbahçe’den gelen Salim, bu takımda yer alan isimler arasındaydı. Baba Gündüz beni özel maçlarda Candemir’in yerine sol bekte oynattı. Kademem bayağı iyiydi. Başarılı olunca sezon başı hazırlığı için Bursa Çelik Palas’ta yapılan kamp kadrosuna alındım. Babam başta itiraz eder gibi olsa da sonra razı oldu. Büyük ağabeyim futbola meraklıydı. Ona gazeteleri gösteriyordu. Böylece kampa katıldım. Fakat özel maçlarda oynamama rağmen lig maçlarında oynayamadım. Bir de Stoke City ile yapılan gece maçı vardı, Baba Gündüz beni bu maçın kadrosuna da aldı. Ünlü futbolcu Stanley Mathews’a karşı oynamayı çok istedim ama oyuna giremedim.”

Galatasaray genç takımı 1958-59 sezonunda antrenörleri Metin Oktay ile.
Yanında Abdülmetin Kocaoğlu, onun yanında Uğur Köken ve kaleci Sabri Dino.
Menajer Kamil Altan sağ başta. Oturanlardan soldan ikinci Mesut Şen.


Kendisinin unutamadığı maçlardan biri Ankara’da Gençlerbirliği ile yapılan özel maçtır. Palermo’da oynayan Metin Oktay 1961 Kasım ayında milli maç için Türkiye’ye geldiği sırada yapılan bu maçta Kocaoğlu K. Metin olarak yer alır. Buna rağmen Galatasaray’ın zengin kadrosu içinde fazla forma şansı bulamayan genç oyuncunun ikinci durağı Karagümrük olur:
“Baba Recep, Cengiz, santrhaf Dursun, Özkan ve bana Karagümrük talip oldu. Böylece 1962-63 sezonunda topluca transfer olduk. O sene Birinci Ligde oynadık ve küme düştük. Ertesi sezon İkinci Ligde Vefa’yla birlikte mücadele ettik.  Galatasaray’dan Karagümrük’e amatör oyuncu olarak gitmiştim ve 500 lira almıştım. O zaman profesyonel takımda yanlış hatırlamıyorsam dört tane amatör oyuncu oynayabiliyordu.”

Karagümrük'ün 1963-64 sezonundaki İkinci Lig kadrosunda Abdülmetin
Kocaoğlu oturanlardan sağ baştaki oyuncu. Ayakta sağ baştaki oyuncu
geleceğin Kadıköy Belediye Başkanı Cengiz Özyalçın.
Karagümrük’te geçen iki sezondan sonra sırada ‘komşu semtin takımı’ diyebileceğimiz, idmanlarını aynı statta yapan Vefa vardır:
“Vefa’ya karşı oynadığımız maçlarda idareciler beni beğenmişler. İki maçta da Vefa’ya gol atmıştım. 
Bir maçımız Şeref Stadındaydı. Vefa 1-0 galip durumdaydı, benim golümle 1-1 bitti. İkinci yarıdaki maç Mithatpaşa’da oynandı. Ben o maçta sol bektim. Hoca beni ileriye aldı gol atayım diye. Bir ara bir kafa topuna çıktığımda rakiple çarpışınca kafam yarılmış. Başıma sargı sardılar, yine girdim oyuna. Santradan bir top aldım, o zaman herhalde kademe anlayışı da çok sıkı değildi.  Hafları geçtim, ardından bekleri de geçtim, topu süre süre kaleye kadar götürdüm. Kaleci Hakkı’ydı. Topu köşeye bıraktım. O maçı 2-0 kazandık. Ertesi sezon Vefalı idareciler beni hemen Vefa’ya transfer ettiler. 1964-65 sezonunda Vefa’ya geçtiğim zaman profesyonel oldum 
ve 10 bin liraya mukavele yaptım. O parayla Fatih’te akrabamla beraber ortak bir dükkan almıştım.”

Vefa-Bursaspor maçında Ersel Altıparmak ile
mücadelede         
“Vefa o sezon yine İkinci Lig’de oynuyordu. Antrenör İbrahim Tusder’di. Benimle birlikte Fenerbahçe genç takımından Güray, Beşiktaş genç takımından Zeki, Karagümrük’ten kaleci Sümer geldi. Ligin ilk yarısını Bursa açık ara lider kapadı, biz sondan ikinciydik. Tusder bizimle toplantı yaptı. ‘Şampiyonluğu bırakın, küme düşmeyelim bari’ dedi. İkinci yarı başladı, biz önümüze geleni yeniyoruz boyuna. Sonunda üst sıralara 
tırmandık ve şampiyonlukta iddialı duruma geldik. O sırada Vefa Stadında benim için çok önemli bir maç 
oynadık Adana Demirspor’la. İlk yarıyı 1-0 önde kapadık. İkinci yarı Demirspor durumu 1-1 yaptı. Maç böyle biterse durumumuz çok kritik bir hale geliyordu, kazanırsak iddiamız devam edecekti. Artık maçın sonları oynanıyordu. Edirnekapı tarafındaki kaleye korner atışı kullandık. Ben bek oynuyordum. Kornere gittim. Hilmi topu ortaladı. Ben ön direkteydim, topa bir dokunmamla gol oldu. Tribünler ayağa kalktı, çocuklar üstüme atladı. Seyircilerden bayılanlar oldu. Maçı 2-1 aldık. O zaman Cumartesi-Pazar üst üste maçlar oynanıyordu. Biz maçlarımızı bitirdik ve 42 puanla tamamladık. Bursaspor’un Şeref Stadında Kasımpaşa ve Beyoğluspor’la maçları vardı ve 40 puana sahipti. Bizim averajımız iyi ama üç puan alırlarsa onlar şampiyon oluyordu. Biz topluca maçları seyretmeye gittik. İlk gün iddiasız Beyoğluspor ummadığımız şekilde 2-1 kazandı. Ertesi gün Bursaspor Kasımpaşa’yı 2-1 yendi ama sonuçta biz averajla şampiyon olduk.”

İkinci Ligde şampiyon olan Vefa oyuncuları, hocaları İbrahim
Tusder ile şampiyonluk turu atıyor.

Bir Vefa-PTT maçında Abdülmetin'in uzaktan çektiği şut haftanın
golü olarak ağlarla kucaklaşıyor.

1964-65 sezonunu Türkiye İkinci Ligi şampiyonu olarak tamamlayan Vefa 1965-66 sezonunda Birinci Lige çok iyi bir giriş yapar ve Galatasaray’ı 2-1, Fenerbahçe’yi 2-0 yener:
“Birinci Lige çıkınca Galatasaray’dan Ergun’u, Candemir’i, Ahmet Berman’ı aldık. Lige çok iyi başladık. O 
sezon hocamız Molnar’dı. O sezonu ortalarda tamamladık. Fakat ondan sonraki sezonlar Vefa için hep sıkıntılı geçti, hep küme düşmemeye oynadık. Bir sezon Şekerspor’la, bir başka sezon Gençlerbirliği ile ölüm kalım maçları yaptık. Kaybeden küme düşecekti. Bunları kazandık. Gençlerbirliği maçında son dakikalarda Bekir bir penaltı atıyordu, hepimiz arkamızı döndük, bakamadık. Gol olunca ben sevinçten taklalar attım. O zaman böyle kritik maçlara hep yabancı hakemler gelirdi.”

Bir Vefa-Beşiktaş maçında merhum
Kaya Köstepen ile mücadelede.
Vefa’daki ikinci sezonunun sonuna doğru askerlik görevine başlayan Abdülmetin Kocaoğlu, Birinci Ligden 
birçok meslektaşıyla birlikte ordu milli takımında oynar:
“Görev yapacağım birlik Edremit’teydi. Bir gittim ki beni orada paşalar bekliyor. Gazetelerden okumuşlar, bütün otellere haber bırakmışlar. Futbol hastası bir binbaşımız vardı, otel sahiplerine, 'Gelince hemen bana getirin,' 
diye tembihlemiş. Görev yaptığım birlikte Karagücü takımı vardı. Beni hemen kampa aldılar, eğitim filan yok, Karagücü’ne antrenör yaptılar. Hem takımı çalıştırıyorum hem maçlarda oynuyorum. Asker futbolcuların lig maçlarında oynaması için izin veriliyordu. Vefa kulübü her maçtan önce izin yazısını gönderip beni istiyordu. 
O sırada ordu milli takımına çağırdılar. Manisa’ya gittim. Vefa’dan Zeki’yle Bekir, Altaylı Ayfer ve Necdet, 
Beşiktaşlı Yusuf, Fenerbahçeli Ziya Şengül, Ali Filibeli, Feriköylü Rıdvan, Ankaragüçlü Selçuk, Ankara Demirsporlu Yalçın takım arkadaşlarımdı. Antrenörümüz Doğan Andaç’tı. Genelkurmayla sürekli temas halindeydi. Manisa kampı Edremit gibi rahat değildi. Doğan Hoca Cuma gününden herkesin izin kâğıtlarını imzalayıp verirken, “Pazartesi mesaide burada olun,” derdi. Fakat uçakla İzmir’e döndüğümüz için öğlene 
kadar bizi idare ederdi. Hatta evliliğim de bu sırada gerçekleşti. Doğan Andaç evlenmem için izin verdi.”

Ordu milli takımının İran'daki maçından önce İran Şahının kardeşi
oyuncularımızla tanışıyor. Başta Fenerbahçeli Ziya Şengül, Abdülmetin
Kocaoğlu, Altaylı Necdet Tunca ve Ali Rıza Şenol, Vefalı Zeki Temizer,
Beykozlu Nihat Akbay.
1967 senesinin son günlerinde evlenen genç oyuncu, nikah masasından kalktığı gibi soluğu İzmir'de alır. Yöneticiler takımın bu değişmez elemanını İzmirspor'la yapacakları maçın kadrosuna da almıştır. Askerlik hizmetini sürdürürken başından ilginç olaylar da geçer:
“O sırada ilginç bir hakemlik maceram oldu. Bir hafta sonu bütün takım arkadaşlarımız maçlarda oynamak 
üzere gitti, kamp boşaldı. O hafta Vefa’nın maçı yoktu, biz Vefalı üç futbolcu kaldık. Doğan Hoca sert görünümüne rağmen çok babacan bir insandı. ‘Ben görmedim, bilmiyorum, gidin ama pazartesi burada olun,’ dedi. İlk otobüse binip İstanbul’a gittik. Cumartesi günü evin yakınındaki Vefa Stadına gittim, Beykoz - 
Adanaspor İkinci Lig maçı vardı. Stat müdürü arkadaşımdı, odasında sohbet ediyorduk.  Üçüncü hakem o gün maça gelmemiş. Tehir etmemek için beni görünce hakemlik yapmamı istediler. Kaçak olarak geldiğimi 
unutunca kabul ettim. Orta hakem Zülbahar Sağanak bana taktik vermişti maçtan önce. Diğer hakemler iki 
yıldız alırken ben üç yıldız aldım. Ertesi gün haber gazetelerde çıktı tabii. Pazartesi uçakla Manisa’ya döndük. Gidince hemen salonda toplanır kahvaltı ederdik. O gün Ankara’dan genelkurmaydan misafir albaylar gelmiş. Ellerinde gazeteler, asker futbolcuların durumunu takip ediyorlar. Arkadaşlarım da gazeteleri okumuş, bana takılıyorlardı, 'Vay Aptül, hakem durmuşsun!' diye. Doğan Hoca daha gazeteleri okumamış, haberi yoktu. O sırada masasında oturan bir albay beni göstererek gazeteyi verdi. Hocanın kıpkırmızı olduğunu gördüm. 
Albaylar gittikten sonra beni yanına çağırıp, 'Sen benim sicilimi mi yakacaksın!' diye bağırarak sandalyeye sert bir tekme geçirdi. Başçavuşu çağırdı, ‘Al bunu kömürlüğe götür, katıksız hapis!’ diye emir verdi. Doğan Hoca mesai bitince Manisa’nın içindeki evine giderdi. Bulunduğum yerin bir penceresi vardı, ana binayı görüyordu. Akşam beş olunca başçavuşu çağırdığını gördüm. Onunla bir şeyler konuştu ve gitti. Bir süre sonra başçavuş gelip beni çıkardı. Bu olay böylece kapanmıştı.”

Vefa-Ankaragücü maçında yine uzaktan attığı şut doksandan kaleye
girerken merhum Aydın Tohumcu seyrediyor.
“Daha sonra ordu milli takımıyla İran’a gittik. Ben yedektim, oyuna girmedim. Oradan dönünce Vefa-Altınordu maçında düşüp sakatlandım. Boynum davul gibi şişmişti. O sırada dünya şampiyonası için Belçika’yla maç yapacaktık, Taksim’de bir otelde kamp yapıyorduk. Sakatlanınca Doğan Hoca eve gitmem için bir gün izin 
verdi. Ben izin süresini aştım. O gece kamp yöneticisi albayın odaları kontrol edeceği tutmuş. Benim yatakta olmadığımı görünce Edremit’teki birliğime iade ettiler. Fakat ben bu durumdan hoşnuttum. Böylece askerliği Edremit’te bitirdim.”

Vefa takımı bir deplasman sırasında Bolu'da. Sol başta A. Kocaoğlu, yanında
Candemir Berkman, Nedim Güven, Fikri Beşiroğlu, kaleci Bozidar Raduloviç,
Jovan Saviç, Mustafa Yücel, umumi kaptan Galip Haktanır. OturanTuncer İnceler.
Askerden döndükten sonra Vefa'da istikrarlı oyununu devam ettirir ve takımın değişmez elemanlarından biri olur. Fakat bu başarısı her oyuncunun rüyası olan milli takıma seçilmesine yetmez. O yıllarda milli takıma "üç büyüklerin" dışında bir takımın oyuncusunun girebilmesi çok zordur. Nitekim Milliyet gazetesinde çıkan bir yazıda bu durumdan şöyle bahsedilir: "Kendi takımlarında oynamayan, sakat oldukları için tedavi altına alınan bazı futbolcular, sanki kadroya seçenlerin önünde gizli imtihan vermişler gibi kadroya alınmışlardır. Buna
karşılık Lig ve Kupa maçlarında form gösterenlerle ilgilenen olmamıştır. Şu anda bir kısmı sakat, bir kısmı formsuz olan adayların yerini dolduracak en az 6 futbolcu bulunmaktadır. Eskişehirsporlu Fethi, Nihat, İsmail, İstanbulsporlu Ender, Vefalı Abdülmetin ilk akla gelen isimlerdir."

O yıllardaki transfer ve sözleşme koşulları futbolcudan çok kulübün çıkarlarını kollayan bir anlayışı yansıtıyordu. Futbolcuya söz hakkı tanımayan bu durumdan kulüpler fazlasıyla yararlanıyordu.
“Kulüpler oyuncuyla iki sene mukavele yapardı. Süre sonunda kulüp memnunsa bedelini ödeyerek iki sene 
daha uzatma hakkına sahipti. Benim mukavelem biteceği sırada askere gittim. Mukavelem askerken bitti. O zamanki talimatnameye göre mukavele askerlik yaparken biterse kulübün para vermeden iki yıl uzatma hakkı vardı. Beni isteyen kulüpler olduğu halde Vefa’da iyi oynadığım için teklifleri kabul etmediler. İki yıl böyle kaldım, iki yıl da kulüp normal uzatma hakkını kullandı. Böylece Vefa’da dört senem daha geçti. Ondan sonra zaten 
ben de kadroya az girmeye başladım. Yeni gelen hocalar beni takımda az oynatmaya başladı. Aslında 
normaldi, yaşım otuza yaklaşıyordu. O sırada takıma Raşit, Erdinç, Arjantinli Chavez, Montemerani gibi oyuncular gelmişti.”


Böylece 1972-73 sezonunda Abdülmetin Kocaoğlu’nun yeni durağı Üçüncü Ligde oynayan Rizespor olur:
"Rizespor bana talip olunca gitmeye karar verdim. O zamanın parasıyla 40 bin lira gibi fena sayılmayacak bir meblağa anlaşma yaptık. Buradaki evi kiraya verdim ve ailemle birlikte Rize’ye taşındım. Kulüp denize nazır güzel bir ev tutmuştu. Faruk Özak da o sene Rizespor’da oynuyordu. Hocamız Gazanfer Olcayto'ydu. Oğlum Serkan kulübün maskotu olmuştu. Maçtan önce takımla beraber sahaya çıkıyordu. Bir gün evde kayboldu. Belediye hoparlöründen anons yaptılar. Meğer sinemaya gitmiş, salonun sahibiyle birlikte oturmuş film seyrediyormuş. O yıl Malatyaspor’la çekiştik, fakat az bir puan farkıyla şampiyonluğu kaçırdık. Zor günlerimiz 
de oldu. Diyarbakır deplasmanında maçımızı oynadıktan sonra bizi silahlarla kovaladılar, otobüsle zor kaçtık. 
O zaman her yere uçak yoktu, birçok uzak deplasmana otobüsle gidip geliyorduk. Bunun üzerine Rize’den o sene sonunda ayrıldım ve federasyonun açtığı monitör kursuna müracaat ettim." 

Rizespor'dayken takımın maskotu
olan oğluyla.

"Kursu bitirince bir staj devresi vardı ve bunu Vefa’da tamamladım. Teknik direktör Paçuka’ydı. Onunla beraber çalıştım. Sonra Turgay Şeren gelmişti, onunla da çalıştım. Ardından B kursunu tamamladım. O sırada İkinci 
Lige düşmüş olan Vefa kulübü beni göreve çağırdı. Takım arkadaşım Fikri’nin hocalığını yaptım. Fakat kulüpte para yok, deplasmana gideceğiz, otobüs parası bulamıyoruz. Rahmetli Altan Birol arkadaşımız vardı, cebinden para verdi otobüsle Rize’ye gittik. Hatta bir maça idareci bile gelmedi, otel parasını bana vermişlerdi. Hem idarecilik, hem antrenörlük yaptım yani. O sene uzun zaman şampiyonlukta iddiamız olmasına rağmen bu sebeplerle yarışta pes ettik.”

Hayat Spor dergisinde Vefa'nın 1974-75 kadrosu.

“Bir süre sonra teknik direktör kursuna çağırıldım. Bir ay boyunca kurs sürüyor. Sonunda tez hazırlıyorsun. Tezim kabul edildi ve kurstan mezun oldum. Bundan kısa bir süre sonra bana federasyondan teklif geldi fakat ben kabul etmedim. Sonradan bundan dolayı üzüntü duydum. Adapazarı’nda antrenör kursu olacaktı. Adaylara ders verip sonunda sınava tabi tutacaktım. O zaman gitmek istemedim. Oraya gitsem sonra rahatça Futbol Federasyonu eğitim dairesine kadrolu girerdim. Hocalığa devam edip antrenör yetiştirebilirdim. Bu fırsatı tepince Üçüncü Lige çıkmak için mücadele eden Mardinspor’dan teklif geldi. Takım çok zayıftı. Benden oyuncu 
bulmamı istediler. Buradaki amatör takımlardan oyuncu götürdüm. Otobüsle uzak deplasmanlara gidiyorduk. Beş altı ay sonra iddiamız kalmadı ve döndüm.” 

Mardin'deki antrenörlük günlerinde bir yemekte.
Mardin dönüşü A. Kocaoğlu’nun on sekiz yılını vereceği Beşiktaş altyapısındaki günleri başlar:
“Metin Türel o zaman Beşiktaş A takımını çalıştırıyordu, bana genç takımı çalıştırmamı teklif etmişti, onu kabul etmedim. Daha sonra Serpil Hamdi Tüzün altyapı okulunda hocalık yapmamı istedi, böylece orada göreve başladım. On sekiz senem orada geçti. Orada birkaç hoca görev yapıyorduk. Her sene değişerek minik, yıldız, amatör takımları çalıştırdık. Birçok oyuncu yetiştirdik. İyi takımlarda oynadılar. Fakat şimdi Beşiktaş’ın A takımında alt yapıdan yetişen oyuncu kalmadı. Beşiktaş’tan ayrıldıktan sonra da başka takım çalıştırmadım.”



1996'da Beşiktaş'taki görevinden ayrılan Abdülmetin Kocaoğlu, futbolculuk ve hocalık döneminin yoğun geçen günlerinde fırsat bulamadığı arzusunu gerçekleştirir ve ailesiyle sık sık seyahatlere çıkar, çeşitli Avrupa 
ülkelerini gezer. 

Teknolojik devrimi ıskalayan kuşağının mensupları aksine bilgisayar ve internet kullanmaya çok kolay alışan Abdülmetin Kocaoğlu, halihazırda Facebook üzerinde kurduğu ve birçok futbolseveri bir araya getirdiği "Vefa ve İstanbulsporu Sevenler Grubu" vasıtasıyla anılarını ve fotoğraflarını dostlarıyla paylaşıyor.

Abdülmetin Kocaoğlu (ayakta) Vefa camiasının önde gelen
isimleri Galip Haktanır (sağda), Ahmet Bildirik ve Metin
Ersoy ile birlikte.


18 Aralık 2012 Salı

Güler Aksel - Göztepe'nin İlk Profesyonel Futbolcusu



1955 senesinde Manisa’nın amatör bir takımından Göztepe’ye iki kardeş futbolcu geldi. Aralarında sadece iki yaş vardı. Zaman içinde kardeşlerin küçüğü Gürsel, Göztepe’nin efsane kadrosunun en önemli unsurlarından biri olup “Koca Kaptan” namıyla unutulmazlar arasına girerken; büyüğü Güler üniversite eğitimini ve meslek hayatında yükselmeyi seçmişti. Seyredenler onun da kardeşi gibi çok iyi bir futbolcu olduğunu söylüyordu. Ne yazık ki futbol hayatı kendi kararıyla 1961 yılında, Göztepe’nin tırmanışa geçmesinden kısa bir süre önce sona erdi. İzmir’in Güzelyalı semtinde sessiz sedasız yaşamını sürdüren Gürsel Aksel futbola nasıl başladığını anlattı.

“1935 Uzunköprü doğumluyum. Babam mübadele sırasında 1925’te ailesiyle birlikte  Selanik’ten Türkiye’ye gelmiş. Bursa’nın Mustafakemalpaşa kazasına yerleşmişler. Buraya gelince memur olmuş. Uzunköprü Ziraat Bankasında müdürken Gürsel’le ben dünyaya gelmişiz. Gürsel 1937 doğumlu. Babam buradan Balıkesir’e, oradan Ödemiş’e, ardından Manisa’ya tayin oldu. Çocukluğum Balıkesir’de geçti, ilkokulu burada okudum. Futbola Ödemiş’te mahalle arasında oynayarak başladık." 



Aksel kardeşlerin kaderi Manisa'ya taşınmalarıyla birlikte değişecekti. Bir yandan lisede okuyorlar, diğer yandan kentin başta gelen takımlarından birinde oynuyorlardı: "Gürsel'le birlikte Manisa Gençlik takımına girdik. Göztepe Manisa'ya gelerek bizim takımla bir hazırlık maçı oynadı. Güzel oynadık ve 2-1 yendik. İki golü de ben atmıştım. Zaten daha önceden maçlarımızı takip ediyorlarmış. Demokrat Parti Manisa milletvekili Cevdet Özgirgin kulübü haberdar etmiş. Göztepe'yi yendiğimiz maçtan sonra  Zeki Çırpıcı gelip bizi aldı."

Aksel kardeşler Manisa Gençlik takımında. Güler oturanlar arasında soldan üçüncü, Gürsel sağ başta.
Elinde flama tutan küçük çocuksa kulüp başkanının oğlu ve geleceğin ünlü müzisyeni İlhan Şeşen.

Böylece Aksel kardeşler 1955 yılında İzmir'e gelirler: "1955 Haziran ayında Göztepe’ye geldik. Ben yirmi yaşındaydım, Gürsel on sekiz yaşındaydı. Hatta Gürsel on sekiz yaşını doldurmamıştı, bir ay beklediler profesyonel mukavele imzalamak için. Ben Göztepe kulübünün ilk profesyonel futbolcusuyum. O zamanki parayla ikimize toplam 1000 lira vermişlerdi. Biz hayatımızda 1000 lirayı bir arada hiç görmemişiz, o zaman bizim için büyük paraydı. Ayda 200 lira da maaş veriyorlardı. Ayrıca maç başına 25 lira, 50 lira prim alırdık."

Güler Aksel (solda), Güzelyalı'da şimdi sahil yolunun geçtiği,
dönemin ünlü mekânı Mez Gazinosunda profesyonel futbolcu
olmasını sağlayan mukaveleyi imzalıyor.

Birbirine bağlı olan aile fertleri böylece futbol yüzünden ayrı düşerler: "İlk sene ailemiz Manisa’da kaldı. 
Kulüp bize Göztepe’de Kilise Sokağında ev tutmuştu. Fakat intibak etmekte zorlandık. Bizim ufağımız 
kız kardeşimiz vardı. Onun kaydını İzmir Kız Lisesine aldırdık, böylece bizim yanımıza geldi. 
Ertesi sene de annem yanımıza geldi. Babam zaten banka müfettişi olmuştu, sürekli dolaşıyordu."


İki kardeşin birbirine ne kadar bağlı olduğu bütün fotoğraflarda birlikte poz vermelerinden bellidir. 
Başlangıçta futbol sahasında da yan yana mevkileri paylaşırlar: "Ben sağ açık oynardım. Gürsel 
benim yanımda oynadı bir süre, yan yana çok güzel maçlar çıkardık. Sonra onu sol içe aldılar."

Göztepe'nin 1959-60 sezonundaki kadrosu.

1955'te Göztepe'ye geldiklerinde Milli Lig henüz kurulmadığından İzmir Ligindeki maçlarda yer alırlar. 
Böylece İzmir dışındaki futbolseverler onları izlemekten mahrum kalır. 1959'da Milli Ligin kurulmasıyla 
birlikte üç şehrin takımları birbiriyle maç yapmaya başlar ve diğer kulüp yöneticilerinin dikkatini çekerler.

Göztepe'nin  1959 kadrosundan beş oyuncusu (soldan):
Güler, Gürsel, Hakkı, Ayhan, Rahmi.

"1959 senesinde Karagümrük bize o zamana göre büyük para teklif etti. İkimizi 50 bin liraya transfer etmek 
istediler. Kadri Aytaç o zamanlar 60 bin liraya Galatasaray’dan Karagümrük’e geçmişti. Biz toplam 20 bin 
liraya Göztepe’de kaldık. İzmir’i ve Göztepe’yi sevmiştik, muhit değiştirmek istemedik. Daha sonra Gürsel’e Fenerbahçe’den filan çok büyük teklifler geldi ama gitmedi." 

Güler ve Gürsel Aksel, 1959 yılında Milli Ligin ilk sezonunda
Alsancak Stadında Karagümrük'ü 3-0 yendikleri maçtan sonra
dönemin büyük yıldızı Kadri Aytaç ile birlikte.


İki kardeş bir yandan futbol oynarken diğer yandan eğitimlerini sürdürüp üniversiteyi bitirirler: "İkimiz de 
Yüksek Ticaret Mektebini bitirdik. 1950’lerde Teknik Üniversite hariç bütün üniversitelere imtihansız 
girilebiliyordu. Hatta okula girmeden önce beni Gençlerbirliği istemişti. Ankara’da Siyasal Bilgiler’de 
okuyacaktım. Koç Yurdunda yatıp kalkacaktım, aylık da vereceklerdi. Gözüm o okulda olduğu halde 
gitmedim, Göztepe’de kaldım."

  
Güler Aksel birlikte çalıştığı hocaları şöyle sıralıyor: "İlk antrenörümüz Ruhi Karaduman’dı. Sonra Reha Eken 
ve Bülent Eken’le çalıştık. Sonra Alman bir antrenör geldi. Daha sonra Adnan Abi’yle (Süvari) çalışmaya 
başladık.  Ben onunla bir sezon çalıştım."


Güler Aksel belki en verimli olacağı bir dönemde, yirmi altı yaşındayken yedek subaylık hizmetine başlar: 
"1961’in Ekim ayında askere gittim. 27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra askeri idare, asker futbolculara oynamayı yasakladı. O zaman yedek subaylık iki sene sürüyordu. Bu dönem boyunca hiç oynayamadım. Askerden 
dönünce de futbolu bıraktım. Emlak Kredi Bankasına girip çalışmaya başladım. İki sene hiç top oynamayınca 
tekrar başlamak zor geldi. Ben zaten oynarken de futboldan istikbal beklemiyordum. 
Önceliğim okulumu bitirmek, aileme yük olmamaktı."  

Aksel kardeşler Alsancak Stadında bir Beşiktaş
maçından önce Kaya Köstepen'le birlikte.



Böylece Gürsel yoluna devam ederken Güler Aksel erken yaşta futbola veda ederek futbolseverleri iyi bir oyuncuyu izlemekten mahrum bıraktı; bankacılık mesleğini sürdürüp emekli oldu. Emeklilikten sonraki günlerini Güzelyalı parkının karşısındaki dükkanına sık sık uğrayan futbolcu dostlarıyla eski günlerini yad ederek geçirdi. 


Göztepe kulübünün unutulmazları arasına adını yazdıran Güler Aksel, kendisiyle son görüşmemizden kısa bir süre sonra, 4 Nisan 2013'te hayata veda etti.

26 Kasım 2012 Pazartesi

Erkan Velioğlu - Her Daim Altınordulu


Altınordu… Bu köklü İzmir takımı 1960’lı yıllarda üst sıraları zorlamasa da şampiyonluğa oynayan takımları her zaman korkutan bir ekipti. İstanbul takımlarının yanı sıra bir dönem liderliği ele geçiren hemşehrisi Göztepe’yi de çelmelemişti. Bu ekibin en önemli isimlerinden biri Rize’de doğup futbola İstanbul’da başlayan, Altınordu’ya geldikten sonra İzmir’e yerleşen ve bir daha bu kentten kopmayan Erkan Velioğlu’ydu. Ege’yle öyle bütünleşmişti ki, yirmi altı yıl süren teknik direktörlük yaşamında hep İzmir ve Ege takımlarını çalıştırdı. Kendisini İzmir futbol tarihi ve özellikle Altay tarihi üzerine araştırmalar yapan Orhan Berent ile ziyaret ettik.


Erkan Velioğlu kendisi gibi futbolcu olan oğlu Volkan’ın işlettiği “İddaa” bayiinde bize hayat hikâyesini anlattı: “1942’de Rize’de doğdum. On yaşında babamı kaybettikten sonra ilkokulu bitirip İstanbul’a geldim. On üç – on dört yaşında güçlü kuvvetli bir çocukken Çırçırspor’da eski federasyon başkanı Kemal Ulusu’yla yan yana oynadık. Daha sonra İstanbul Erkek Lisesi’nde okurken okul takımında ve İstanbulspor genç takımında oynamaya başladım. İstanbul Erkek Lisesi takımı liseler arası maçlarda hep iyi sonuçlar alır, İstanbul şampiyonu olurdu. Kaleci Ercan bizdeydi; Galatasaray, Fenerbahçe ve Karagümrük’te oynayan Selçuk bizdeydi; sonradan Beşiktaş’ta oynayan Erkan Yanardağ bizdeydi, ben onların takım kaptanıydım. Kısacası, beni bu çocuk başbakan olur diye Rize’den gönderdiler, futbolcu oldum.

Erkan Velioğlu (sağ başta) İstanbulspor genç takımında (Bilge Tarhan arşivi)
56-57 sezonuydu. İstanbulspor’da kaleci Sabih, Erdoğan, Kenan, Güngör, Kasapoğlu, Aydemir, İbrahim, İhsan gibi isimler oynuyordu. Bir de sol açık Yüksel Abi vardı, çok büyük futbolcuydu. İskenderun’a askere gitti. Orada teğmeniyle kavga etmiş, bir tokat atmış. Bunun üzerine bir yıl hapis cezası vermişler. Yüksel Abi gelemeyince beni hemen A takıma aldılar. 400 lira maaşım vardı, Ali Sohtorik, ‘Çocuğun maaşını 600 lira yapın,’ dedi. Oynadığım ilk maçta Beykoz’u yenince 200 lira da prim verdiler, oldu mu 800 lira. O zaman çok büyük para. Eve gittim, annem, ‘Nereden buldun bu kadar parayı?’ diye sordu. 


1960 senesinde genç milli takımla Ankara’da Bulgaristan’la oynarken ayağım kırıldı, ondan başka ciddi bir sakatlık geçirmedim. O maçtan sonra altı ay top oynayamadım. Sonra tekrar geldim İstanbulspor’a. Tabii biraz acemilik çektim, düzenli olarak oynayamadım. 1961-62’de Karagümrük’e gittim, o zaman çok iyi bir takımdı. Kadri Aytaç oradan FB’ye yeni gitmişti. Sümer, Gökçen, Nihat, Orhan, Kadri Kartal, Doğan, Tarık Kutver, Ali Soydan gibi isimlerin olduğu kadroda doğrudan oynamaya başladım. Karagümrük’te iki sezonum geçti. Ertesi sene Naci Erdem bana, ‘Burada ne işin var?’ dedi. İstanbul’da kalsam 8-10 bin lira kazanacaktım. ‘Bak ne güzel mektepte okuyormuşsun, gel seni İzmir’e gönderelim. Git orada 15-20 bin lira kazan,’ dedi. Böylece Altınordulu oldum.”

Erkan Velioğlu (ayakta, sol başta) Karagümrük takımında; yanında Gökçen Dinçer,
 Ali Soydan (K. Ali - sağ başta), Doğan Sel (oturan, sol başta), kaptan Nihat, kaleci
Sümer ve Kadri Kartal (sağdan ikinci) ile birlikte.
Burada Orhan,  “Altınordu’yu tercih etmenizin sebebi neydi?” diye soruyor. “En iyi parayı Altınordu verdi. Amatör statüde olduğum için aynı şehrin kulüpleri arasında transfer yapamıyordum. Osman Kibar zamanında Altınordu’ya geldim. Kulübün divan başkanıydı. Başkan Nazif Çağatay’dı, İzmir milletvekiliydi. Baba adamdı, çok disiplinli, güzel bir başkandı. Eskiden başkanların resmini bile göremezdin. Şimdi her gün gazetede resmi çıksın diye başkanlık yapıyorlar. Güzel günlerimin geçtiği Altınordu’da dokuz senede oynamadığım maç sayısı çok azdır. Mümin-Neyir, Muzaffer- İsmet, Sedat, Melih- Cenap, Zadel, Şiyatski, Erkan, Hüseyin; 1963-64’te kurulan bu iyi takım beş sene idare etti. Dönem dönem birçok futbolcuyla oynadım. Geçenlerde hesapladım, dokuz senede yüz altı futbolcu oynamış Altınordu’da.”

                                                                                                                  (Fotospor)


                                     (Yeni Asır)



Hangi hocalarla çalıştığını soruyoruz. “Geldiğimde Sait Hoca menajer, Lütfü Atamer antrenördü. Sonra Coşkun Özarı, Eşfak Aykaç, Molnar antrenörlük yaptı. Altınordu çok büyük kulüptü. Ostia Simiç geldi, dünya karmasının antrenörüydü.”

Anlaşamadığı bir antrenör olup olmadığını sorunca kimseyle bir anlaşmazlık yaşamadığını söylüyor. “Futbola âşıktım. Antrenman kaçırdığımı bilmem. Türkiye’de en çok maç oynama konusunda belki Lefter Abi beni geçer. Takım kaptanlığı yaparken en geride koşardım, koşmayanı azarlardım, benden korkarlardı. Transfer parası aldıkları zaman kaç para aldıklarını sorardım. Mesela 40 bin liraya anlaşmış, 20 binini peşin almış. ‘Ne yaptın?’ diye sorardım. ‘Anneme gönderdim,’ diye cevap verirse adresini isterdim. O zaman her yerde telefon yok, evine mektup yazardım. Şimdi Altınordu Hastanesinin olduğu yer bizim yatakhanemizdi. Gece saat ondan sonra geleni lojmana almazdım. Prim dağıtıldığı zaman idare heyetine ilk önce oynamayanları çağırın derdim.”


1964-65 sezonunun İzmir'de oynanan ilk maçında Altınordulu Erkan'ın İzmirspor'a attığı gol.   (Yeni Asır)
Altınordu takımının bütün sol kanadında forma giyer Velioğlu. “İlk geldiğimde sol açık oynuyordum. Sonra sol iç oynamaya başladım, orayı daha çok sevdim. Yugoslav antrenör gelince sol haf oynattı.”
Futbola başladığı yıllarda Eren olan soyadının Altınordu’ya geldikten sonra Velioğlu olarak değişmesini soruyoruz. “Sait Altınordu benim soyadımı Altınordu yaptıracaktı. Böylece ben de onun gibi oynadığım kulübün adını taşıyacaktım. Ancak o sırada sülalem soyadını değiştirmiş, Velioğlu yapmıştı. İleride hukuki açıdan bir ihtilaf yaşanmaması için benim soyadım da Velioğlu olarak değişti.”

Galatasaray kaptanı Ayhan Elmastaşoğlu'yla Alsancak Stadında.
Hakem Ertuğrul Dilek.
                                         (Yeni Asır)
60’lı yıllarda İzmir taraftarı konusunda söyledikleri, kulüplerin bu konuda nasıl bir değişim geçirdiğini çarpıcı biçimde ortaya koyuyor: “60’ların başında en çok seyirci Altınordu’daydı. Mesela Göztepe’nin 67’den önce beş yüz taraftarı varken bizim on beş bin taraftarımız vardı. Altay taraftarı da azdı. Altınordu’dan sonra en çok İzmirspor ve Karşıyaka’nın taraftarı vardı.”
Kendisine özel bir çalım stili olduğunu hatırlattığımızda, “Evet, ayak numaralarım vardı,” diyor. “Lefter Abi öğretmişti bana. Yaz aylarında yapılan Kınalıada-Burgaz maçlarında Lefter Abi’nin takımında oynardım. Turgay Abi santrfor oynardı. Takımımız Kasapoğlu, Cimikakis, Turgay, Lefter ve benden oluşuyordu.”
“Nasıl yapardınız?” diye sorunca yaptığı hareketi gösterip anlatıyor: “Ayağımın dışıyla basardım. Rakip kayardı, ben öbür taraftan giderdim. Çok çabuk yapardım bu hareketi. Bazen bir maçta on kere yaptığım olurdu. Candemir Abi, Küçük Ahmet, Büyük Ahmet bana yalvarırlardı. ‘Bak milli maçımız var, kadroya seçilirsem sana elbiselik kumaş getireceğim, ne olur o hareketi yapma,’ gibi ricalarda bulunurlardı.
Söz milli maçtan açılmışken sorunca on dört kez ordu milli takımında oynadığını öğreniyoruz. "Bağdat'ta yüz otuz bin seyirci önünde oynadığımız maçta dünya ikincisi olduk. İki üç kez A milli takıma da çağrıldım ama Lefter Abi'nin, Kadri Abi'nin olduğu yerde nasıl oynayacaksın?"


Altınordu’dan ayrıldıktan sonra bir sezon Göztepe’de forma giyer. Fakat her daim Altınordulu olduğunu şu sözlerle vurguluyor: “Göztepe’de bir sene oynadım, altı sene antrenörlük yaptım. Bu yüzden genç nesil beni Göztepeli bilir ama aslında Altınorduluyum.”

Mümin, Cengiz, Sedat ve Erkan idmanda.    (Yeni Asır)
Söz burada giydiği formanın hakkını verme konusuna geliyor. Bunu eskilerden örnek vererek açıklıyor: “Sait Altınordu İzmirspor’u çalıştırırken Altınordu’yu yenince küfür etmiş Altınordu taraftarı. Aynı şey benim de başıma geldi. 80-81 sezonunda İkinci Ligde oynayan Göztepe’yi çalıştırırken Altınordu’yu yendik, bana da küfrettiler. Gode Cengiz Altınordu forması giyerken, Karşıyaka-Altınordu maçında gol attı. Tribünden Karşıyakalı seyirciler küfür ettiler. Maçtan sonra tellere tırmanıp, “Kim küfür ettiyse çıksın ortaya?” diye bağırdı, kimse gıkını çıkaramadı. Giydiğin formanın hakkını vereceksin.”

Bir zamanlar İzmir'den tam beş takım Birinci Ligde oynardı. İşte takım kaptanları
bir arada (soldan): Gürsel Aksel - Göztepe, Sezen Kadıoğlu - İzmirspor,
Erkan Velioğlu - Altınordu, Erol Baş - Karşıyaka, Yılmaz Canlısoy - Altay.
                                                     (Okan Yüksel, İzmir Sporunda İz Bırakanlar)
Göztepe’den sonra Karagümrük’te birlikte forma giydiği Baba Recep’in (Adanır) çalıştırdığı Balıkesirspor’a gider ve bir sezon da burada oynar.  Futbolculuk yaşamının son durağı Antalyaspor olur. O sırada ikinci ligde mücadele eden takımda iki sezon forma giyer ve otuz dört yaşındayken futbolu bırakır. 


Futbolu bıraktıktan sonra İzmirsporlu arkadaşı Turgay Meto ile birlikte İzmir genç karmasını çalıştırmaya başlar. Kendi ifadesiyle en az otuz tane futbolcuyu alıp sıfırdan yetiştirir. Bunlardan biri İzmirspor’dan Gençlerbirliği’ne, oradan Galatasaray’a giden İsmail Demiriz’dir. Onun hikâyesini şöyle anlatıyor Erkan Velioğlu: “Bir gün Karşıyaka’da idmana çıkacaktık. Bir adam elinde bir çocukla geldi. ‘Hocam şu çocuğa bir şans ver,’ diye rica etti. Oradakilerden birisi de, ‘Hocam bu çocuk çok iyi,’ dedi. O gün sağanak yağmurlu bir hava vardı, dışarıda duracak gibi değil. O yüzden idmanı iptal etmek üzereydim. Sırf onu göreyim diye kapalı salonu açtırdım. Ayağında kot pantolon vardı. İsmail o gün bir oyun oynadı, aklın durur. Ertesi gün Göztepe sahasında çalışacaktık, oraya çağırdım. Turgay Meto’yla birlikte çalıştırıyorduk karmayı. Levent Eriş de vardı. Onları İzmirspor genç takımına götürdü, orada yükseldiler.”

İzmirspor'u çalıştırırken.   (Ati Göksu arşivi)
Teknik direktörlük yaşamında çeşitli başarılar kazanır Erkan Velioğlu. Bunların en önemlisi 1980-81 sezonunda Göztepe'yi İkinci Lig şampiyonu yapmasıdır. Sezonun sonuna kadar Karşıyaka'yla çekişip, sondan ikinci hafta seksen bin kişiyle seyirci rekorunun kırıldığı o unutulmaz maçta ezeli rakipleriyle karşılaşırlar. Şampiyonluk düğümü son hafta çözülür, İzmir ise bir daha öyle çekişme ve heyecan yaşamaz. Göztepe'nin dışında Denizlispor'u İkinci Lig play-off maçlarına taşıma, Uşakspor ve Salihlispor'u Üçüncü Ligde şampiyon yapma başarısını gösterir Erkan Hoca. Karşıyaka, İzmirspor, Altınordu, Manisaspor, Bandırmaspor çalıştırdığı diğer takımlar arasındadır. 

1981 Mayıs'ında Göztepe'nin şampiyonluk turu.
Daha uzun süre takım çalıştırabilecek enerjiye sahip olmasına rağmen çok sevdiği eşini kaybetmesi üzerine futbol sahalarına veda eden Erkan Velioğlu, dost canlısı tavrıyla, "Ne zaman yolunuz buralara düşerse uğrayın muhakkak," diyerek bizi uğurluyor.
Erkan Velioğlu Altınordu'da birlikte forma giydiği arkadaşı
Yılmaz Dinçer ile. Orhan Berent (ayakta solda), Fethi Aytuna.





17 Kasım 2012 Cumartesi

1964 Manisa Antrenör Kursu

Türkiye'de futbol antrenörlüğü 1964 yılına kadar bugün bildiğimiz anlamda bir düzenleme altında değildi. Futbolu bırakan oyuncular usta-çırak ilişkisi içinde, o anda takım çalıştıran hocalarının yanında yardımcılık yaparak mesleğe adım atıyorlardı. Bu durumu bir disiplin altına almak isteyen Futbol Federasyonu, Türkiye Futbol Antrenörleri Cemiyeti ile işbirliği içinde bir antrenör kursu açmaya karar verdi. Böylece alaylı çalıştırıcı devri kapanıyor, artık diplomalı teknik adam devri başlıyordu. Kurs yeri olarak Manisa'daki Ordu Beden Eğitimi Okulu seçildi. Kurs direktörlüğüne ünlü Alman çalıştırıcı Sepp Herberger'in yardımcısı Klaus-Peter Kirchrath getirildi. Adnan Süvari direktör yardımcısı, Cihat Arman, Gündüz Kılıç, Sabri Kiraz ve Doğan Andaç asistan oldular.

                                                                                           Hürriyet

                                                          Milliyet
Alman antrenör Kirchrath Türkiye'ye geldiği andan itibaren basının ilgisini çekmişti. Nereye adım atsa muhabirler tarafından izleniyordu.

                                                                                            Hürriyet

                                                                                        Yeni Asır

                                                                                     Milliyet
Manisa'daki Ordu Beden Eğitimi Okulu tepeden tırnağa elden geçirilerek kursa hazır hale getirildi. Müracaat eden iki yüz yetmiş kişiden elli sekizi kabul edilerek 10 Temmuz 1964'te eğitim başladı. Katılanlar yirmi gün boyunca tam bir yatılı okul öğrencisi statüsünde çeşitli mesleki eğitim ve derslere tabi tutuldular.
Kahraman Bapçum kursun başladığı güne ait izlenimlerini 11 Temmuz 1964 tarihli  Milliyet gazetesinde şöyle yazmıştı: "Memleketimizde ilk defa tertiplenen ve büyük bir hamle olarak kabul edilen kurs, Türk futbolunun eski yıldızlarını ve şöhretli hocalarını bir araya toplamaktadır. (...) Kursta ilk göreve başlayanlardan Kurs Asistanı Sabri Kiraz sabahtan akşama kadar dosyaların tanzimi ile uğraşmış, daha sonra yine asistanlık görevi bulunan Ordu Spor Okulu beden eğitimi öğretmeni Doğan Andaç'la birlikte antrenörlerin yatak numaralarını hazırlamıştır. Hazırlanan listeye göre antrenörler 4'er kişilik odalarda yatacaklardır. (...) Kampın idare müdürlüğüne tayin edilen İzmirsporlu Sami Özok '40 yıldır futbolun içindeyim, bu kadar yıldızı bir arada görmedim' demektedir."

Kurs boyunca Manisa'daki okula kamp kurduğu anlaşılan Kahraman Bapçum Milliyet'te "Şöhretler Kursundan" başlığıyla hemen her gün röportajlar yayınlıyordu. Bapçum kursa katılan antrenörlerin yaş yelpazesini şu sözlerle özetliyordu: "Son resmi maçını 1939'da oynamış ve o maçta attığı iki golle G.Saray'a 4-0 yenik durumdan, takımını 5-4 zafere ulaştırmış Altaylı Vahap Özaltay, ilk resmi maçını 1939'dan çok sonra oynamış eski F.Bahçe kalecisi Selahattin Ünlü'ye hoş geldin diyordu."



Açılış töreni devletin üst düzey spor bürokrasisinin gövde gösterisine sahne olmuştu. Dönemin Devlet Bakanı Malik Yolaç ve Futbol Federasyonu Başkanı Muhterem Özyurt birer konuşma yaptılar.

                                                                           Yeni Asır


Kahraman Bapçum bir başka gün şunları yazıyordu:
"Türk futbol antrenörlerinin hemen hepsinde doğrudan doğruya futbol konusunun dışında kalan fizyoloji ve hijyen problemleri şuurlandırılmaktadır. Ama gene açıkça görülüyor ki, antrenörlerimiz - belki birkaç istisna vardır, biz rastlamadık - konunun çok yabancısıdırlar.
'Haftaymda eski bir alışkanlığı devam ettirip gidiyor ve limon yediriyoruz, halbuki... ya gittiğimizde...'
'Maç günü yemek meselesini bir türlü halledemedim birader. Acaba şimdiye kadar yaptığımız gibi o gün hafif yemek vermemiz doğru mu?'
Sonra bunlar devam edip gidiyor. Sohbetlerde bu konu açılmaya görsün: Hepsinde bir boşluğu dolduramamış olmanın üzüntüsü. (...)
En az okumuşundan, en bilgilisine kadar, en meşhurundan en isimsizine kadar, en eskisinden en yenisine kadar Türk futbol antrenörleri futbolcunun futbol dışındaki davranışının nasıl olması gerektiğini, ve bu gerekişin nedenlerini aramak yolundadırlar. Ve yazık, çok yazık ki pek çokları hiç, ama hiçbir şey bilmediğini açıklamaktan çekinmemektedir."

                                                                                                                       Milliyet

Futbol sahalarında çektiği unutulmaz fotoğraflarla tanıdığımız İsmet Gümüşdere ise Hürriyet gazetesinde şunları yazıyordu:
"İşte futbol piyasamızın ön planda gelen 58 siması. Bir revizyon amacıyla tertiplenen seminerde tekrar futbol öğreniyorlar. Manisa'daki seminer çok enteresan sahnelerle dolu. Vaktiyle birbirlerine tekme atmış veya gol atmış olanların hatıraları o kadar çok ki. Bir bakıyorsunuz, salon kahkahadan kırılıyor. Şakalaşmalar, espriler gırla gidiyor. Ama bir de ders saati başladığı zaman her şey değişiyor, sıralarında kuzu gibi sessizleşiveriyorlar (...)
Bu arada kursiyerler hocaya, 'Sizin bütün bu anlattıklarınız iyi hoş. Ama bu dediklerinizi yapmak için bizde tesisler yok. Varsa da eksik...' (...)
'Tesisler hakkında şikayetinizi bana değil de açılışı yapan Devlet Bakanına söyleyiniz.' "

                                                                                                                       Hürriyet

Spor basınımız alışıldığı üzere bu organizasyonu da sansasyonel başlıklar atmak için kullanıyordu. Alman hocanın antrenörlerimizi 'fırçaladığı' yazılıyordu.

                                                                                                                   Yeni Asır

Kurs sonunda yapılan sınav yine magazinvari bir şekilde işlenmişti.

                                                                                     Hürriyet

Yirmi gün boyunca işlenen teorik ve pratik derslerin ardından yapılan sınavla birlikte kurs 30 Temmuz 1964 tarihinde sona erdi. Kursa katılanlar diplomalarını aldılar. 

                                                                                             Milliyet

Kurs sırasında çekilen bu 'aile fotoğrafı' Türk futbolunun birkaç kuşağını bir araya getiren önemli bir belge oldu.

En üst sıra, soldan: Yüksel Doğanay, Arif Sevinç, Ahmet Arıboğan, Necdet Erdem, Bülent Esel, Fevzi Büyükyıldırım, Hüseyin Biran, Sabri Kiraz, Sahir Gürkan, Emin Çandarlı, Erdoğan Tokol. İkinci sıra: Şeref Görkey, Gündüz Kılıç, Vahap Özaltay, Mehmet Pür, Sabahattin Erman, Necmi Onarıcı, Günaydın Özyurt, Murat Özpoyraz, Nusret Ükten, Galip Haktanır, Refik Vardaroğlu, Bayram Dinsel, Basri Dirimlili, Lütfü Atamer, Selahattin Ünlü, Hasan Değirmencioğlu. Üçüncü sıra: Cihat Arman, Tarık Gençay, İbrahim Tusder, Mustafa Ertan, Nazım Koka, Ali Mortaş, Bahadır Olcayto, Esat Kaner, Naci Özkaya, tercüman, Kirchrath, Adnan Süvari, Bülent Eken, Coşkun Özarı, Hüseyin Saygun, Doğan Koloğlu. En alt sıra: Ali İhsan Karayiğit, Doğan Andaç, Fahrettin Cansever, Aydemir Nemli, Muhtar Tuçaltan, Şevket Yorulmaz, Bülent Giz, Ruhi Karaduman, Recep Adanır, Doğan Emültay, Selahattin Torkal, M. Ali Par, Şerafettin Benibol, Ziya Taner.
                                                                                                                                                                            (Galip Haktanır arşivi)