16 Ocak 2018 Salı

Necdet Elmasoğlu - Su Katılmadık İzmirsporluydu

Necdet Elmasoğlu 1933'te, İzmir'in kadim semtlerinden Bayraklı'da dünyaya geldi. Ailesinin kökü Aydınoğulları'na dayanan babası Cemal Bey, genç yaşında Aydın'dan kalkıp İzmir'e gelmiş ve Bayraklı'ya yerleşmişti. İki oğlu, bir kızı olan Cemal Bey çocuklarını o zamanlar âdet olduğu üzere otoriter bir şekilde yetiştirdi. Oğullarının mahalle arasında top oynamasına çok kızıyor, okuyup kendi geleceklerini kurmalarını istiyordu. Lakin küçük Necdet spora çok meraklıydı. Kirlilikten henüz nasibini almamış İzmir Körfezi'nin dibindeki Bayraklı, özellikle yaz aylarında çocuklar için bir cennet gibiydi. Küçük Necdet top oynamadığı anlarda, vaktini arkadaşlarıyla birlikte hep sahilde geçiriyordu. En büyük eğlenceleri balık tutmak ve denize attıkları parayı dalıp çıkarmaktı. Körfez o yıllarda o kadar temizdi ki, atılan paranın dibe kadar gidişini izlemek mümkündü. Çok güçlü nefese sahip olan Necdet dibe dalıp parayı çıkarmada çok mahirdi.


Fakat Bayraklılı çocukların asıl tutkusu futboldu. Necdet'le birlikte birkaç yıl sonra İzmirspor'da birlikte oynayacak Yamalı Fikret'in de aralarında bulunduğu  (Fikret Özırs) çocuklar, özellikle semtin mesire yeri olan Telli Kavak'ta diğer mahalle takımlarıyla çekişmeli maçlar yapıyordu. Babası kızdığı için bu maçlara gizlice giden küçük Necdet, üstünü mahallenin bakkalında değiştiriyor, maç bittikten sonra yine bakkalda formasını, ayakkabısını çıkarıp günlük kıyafetini giyiyordu. Bu güzel günler Necdet'in ilkokulu bitirmesiyle birlikte kesintiye uğradı. Babası onu okuyup subay olması için İstanbul'a, Kuleli Askeri Lisesi'ne göndermişti. Lakin buradaki eğitimini ekonomik koşullar yüzünden tamamlayamadı ve okulu bırakıp İzmir'e döndü. Baba Cemal Bey çocuklarını, kendi hayatlarını kazanmayı öğrenecek şekilde yetiştirmişti. Çok genç yaşta sorumluluk sahibi olan Necdet, sabah dört buçuk civarında kalkıp fırına gidiyor, aldığı gevrekleri vapur iskelesi yakınında satıyordu. Buna ilaveten, henüz 14-15 yaşlarında gümrük komisyoncusu Arif Erzeybek'in yanında da çalışmaya başlamıştı. Sabahları iskelede sattığı simitleri bitirdikten sonra, dükkânı açıp temizliyor, Arif Bey'den gümrükçülüğü öğreniyordu.

Genç Necdet geleceğin başarılı bir iş adamı olmanın ilk adımlarını bu şekilde atarken, yine aynı sıralarda ülke çapındaki bir futbolcu olmasını sağlayacak adımlar da İzmirsporlu yöneticiler tarafından atılıyordu. Mahalle takımları arasındaki maçlarda oynadığı futbolla göze çarpan Bayraklılı delikanlı henüz o yaşta lacivert-beyaz renklere kazandırılıyordu. Böylece günün erken saatlerinde gevrek satıp, ardından limanın yoğun iş trafiği içinde koşuşturmayla harcanan mesainin ardından kalan vakitlerde Talebe Çayırı'nda idmanlara çıkmaya başlamıştı. İzmirspor'da da çalışkanlığı ve iyi futbolculuğuyla kısa sürede A takımına girdi ve 1949-50 sezonundan itibaren sol bek olarak maçlarda yer almaya başladı.

İzmirspor'da 3 numaralı formanın vazgeçilmez ismi olan Necdet Elmasoğlu, bu başarısının ödülünü genç milli takıma seçilerek aldı. 1954'te Dünya Gençler Şampiyonası için Almanya'ya giden milli takım kafilesinde Yün Mensucat takımının ümit vaat eden santrforu Metin Oktay ile birlikte İzmirsporlu Necdet Elmasoğlu da vardı. Genç milli takım Almanya'da çok başarılı bir turnuva yaşadı. Belçika, İsviçre ve Lüksemburg'u yenip Avusturya'yla berabere kalarak grubunu birinci bitirdi. Yarı finalde ev sahibi Almanya'ya yenilince üçüncülük maçına çıkan gençler bu maçta da Arjantin'e yenilmekle birlikte dünya dördüncülüğü gibi önemli bir dereceye imza attılar. Nitekim kafile İstanbul'a döndüğü zaman oyuncuların hemen hepsi İstanbul kulüpleri tarafından kapışıldı. Bu paylaşımdan genç Necdet de nasibini aldı ve Beşiktaşlı idareciler tarafından bir otele kaçırıldı. Ancak onu çok seven ve İzmirspor'dan ayrılmasına gönlü razı olmayan bir grup Eşrefpaşalı, kaldığı oteli öğrenip bastılar ve kapıyı kırarak İzmir'e kaçırdılar.

İzmirspor'un Milli Lig kurulmadan önce, İzmir Ligi'nde mücadele ettiği yıllarda, 1954-55 ve 1955-56 sezonlarında şampiyonluğu kazanan kadrosunun değişmez isimlerinden biriydi Necdet Elmasoğlu. Çok fazla eleman değişikliğinin yaşanmadığı, oturmuş bir kadroyla mücadele eden lacivert-beyazlılar 1956-57 ve 1957-58 sezonunu da ikincilikle tamamladılar. Bu ekip, başarısını 1959 Şubat'ında başlayan Milli Lig'e de taşıdı. 1959-60 sezonu, yani eski adıyla Milli Lig, bugünkü adıyla Süper Lig'in ikinci sezonu, Şimşekler'in en başarılı dönemiydi. 20 takımla oynanan ligi dördüncü sırada tamamlayan İzmirspor'un, Fenerbahçe'yi ilk yarısını 2-0 yenik kapadığı maçta 4-2, ertesi hafta Beşiktaş'ı 3-1 yenmesi, o günleri gören taraftarlar arasında bugün bile sohbetlerin başlıca konusudur.
Necdet Elmasoğlu'nun ay-yıldızlı formayla ilişkisi genç milli takımla sınırlı kalmadı. 1958 ve 59 senelerinde Varol, Metin, Kasapoğlu, Şeref gibi yıldızların oynadığı ordu futbol takımında yer aldı. Gerek milli formayla, gerek İzmirspor formasıyla oynadığı maçlarda dikkat çeken özellikleri her iki ayağını iyi kullanması, zamanın futbol anlayışına aykırı olarak hücuma dönük bir defans oyuncusu olması ve havaya iyi sıçrama kabiliyeti dolayısıyla kafa toplarına hakimiyetiydi. Önemli bir özelliği de İzmirspor'un kazandığı penaltı atışlarını kullanmasıydı.

Futbolculuk meziyetlerinin dışındaki başlıca vasıflarıysa disiplinli, çalışkan ve dürüst olmasıydı. Sahaya da yansıttığı bu vasıfları sayesinde önemli bir iş ortaklığının temellerini atmıştı. Bunun öyküsünü oğlu Cemal Elmasoğlu anlatıyor: "İzmirspor-Karşıyaka maçı var bir gün. Selçuk Yaşar o sırada Karşıyaka kulübü başkanı. İzmirspor'un ligde iddiası yok. Bir penaltı oluyor, babam topun başına geçiyor. Selçuk bey kale arkasındaki foto muhabirleri vasıtasıyla babamın dikkatini çekiyor. Yan tarafa bakınca Selçuk bey atma diye işaret ediyor. Babamın tek bildiği şey dürüstlük, doğruluk olduğu için golü atıyor. Ertesi sabah iş yerine her zaman olduğu gibi ilk kendisi geliyor. Telefon çalıyor. Karşıdaki kişi Selçuk bey ama babam sesini tanımıyor. 'Evladım orada Necdet diye birisi varmış, gelince beni arasın,' diyor. Babam, 'Siz kimsiniz efendim?' diye sorunca Selçuk Yaşar diyor. Onun üzerine babam kendini tanıtıyor. Selçuk bey, 'Sen ne arıyorsun o saatte orada?' diye sorunca 'Efendim biz güneşi doğurmadan işe başlarız,' diye cevap veriyor babam. 'Seni şimdi daha çok sevdim, çabuk yanıma gel,' diyor Selçuk bey. Babam yanına gidince, 'Necdet sen ne iş yapıyorsun orada?' diye soruyor. Gümrük komisyoncusu cevabını alınca, 'Tamam, artık bütün işlerim senin,' diyor ve 'Seninle ortak bir şirket kuracağız,' diye ekliyor. Elmas Nakliye, Komisyonculuk, Sigorta Acenteliği A.Ş.'ye ilk işlerini veriyor. Daha sonra, 1971'de ortaklaşa, Yaşar Grubu'na bağlı olarak bizim işlerimiz gelişiyor. Doğruluk ve dürüstlüğe dayalı bu işbirliği bir yandan da bizim şirketimizin kuruluşu ve gelişim sürecindeki ilk başlangıç hikayesini oluşturuyor."

Necdet Elmasoğlu, 1960-61 sezonu sona ermeden, henüz 28 yaşındayken, yani en verimli çağı denebilecek bir yaşta verdiği ani bir kararla futbolu bıraktı. Bu kararda, o sırada yeni doğmuş olan ilk çocuğu etkili olmuştu. Bir lig maçında, rakip takımın kazandığı bir korner atışında kale direği önünde yerini almıştı. Atış sırasında takımın sağ beki kafasını topa uzatmış, o sırada ayağını havaya fazla kaldıran rakip santrforun tabanını suratına yiyip yere yığılmıştı. İşte bu olay, yeni baba olmuş Necdet Elmasoğlu'nun saha içinde kendini sorgulamasına yol açmıştı. Kendine sorduğu soru şuydu: "O pozisyonda ben olsam, o topa kafamı koyar mıydım?" Düşünmek için fazla zamana ihtiyaç duymamış ve kafasını uzatamayacağına karar vermişti. Maç sonunda soyunma odasına geldiğinde kararını takım arkadaşlarına açıkladı: "Artık bu formanın hakkını veremeyeceğim için futbolu bırakıyorum." Ertesi sezon İzmirspor'da sol bek görevini üstlenen Bülent Buda, bu konuda Milliyet gazetesindeki köşesinde şu satırları yazmıştı: " Necdet Elmasoğlu işle futbol yorgunluğunu birlikte taşımak zorlaşınca tercihini işinden yana kullandı. Ve tutkuyla taşıdığı 3 nolu formasını malzemeci Reşat amcasına teslim etti. Yıl 1961'di ve 28 yaşındaydı. ... Bir gün Necdet abi idmana geldi Talebe Çayırı'na. 'Gözüm arkada değil, sana da yakışıyor. Özenli koru o formayı' dedi."

Futbolu bıraktıktan sonra kendini tamamen çalışma hayatına verdi Necdet Elmasoğlu. Kendi alın teriyle kurduğu firmasını, alanında Türkiye'nin en büyüklerinden biri haline getirdi. Fakat yoğun mesaisi içinde İzmirspor'dan kopmadı. Altmışlı yıllarda birkaç kez lacivert-beyazlı kulübün yönetim kurulunda görev üstlendi. Ayda bir Eşrefpaşa'da verdiği yemeklerde, İzmirsporlu takım arkadaşlarıyla bir araya geldi. Hayatını çocuk denecek yaşlardan itibaren yoğun bir tempoda çalışarak geçirmişti Necdet Elmasoğlu. Futbolu bırakıp kendini tamamen iş hayatına verdikten sonra, günlük mesainin stresini hafifletmenin yolunu sigara içmekte bulmuştu. Üç kez kalp ameliyatı geçirmesine rağmen kurtulamamıştı bu kötü alışkanlığından. Sonuçta hayatına mal oldu bu bağımlılık. 17 Ocak 2001'de son nefesini verdiğinde henüz 67 yaşındaydı.

3 numaralı İzmirspor formasını ondan devralan Bülent Buda, ölümünden sonra şu satırları yazmıştı: "Yaşamını iki tutkusu arasında paylaştıran bir genç adam! İzmirspor ve İzmir Limanı. Duruşunu çalışmadan, emekten, sevgiden yana koyan özel insan. Çevresini katkılarıyla besleyen, dayanak, payanda olan özel bir kişilik. İzmirspor öyküsünün en iyileriydiniz. Sizlerden sonra öyle bir takım bir daha bir araya hiç gelmedi. Sanırım sonsuza dek gelmeyecek. Ve sen sevgili abim, tüm zamanlarda lacivert-beyaz formanın en büyük, en iyi, en kaliteli üç numarasıydın." Yine Bülent Buda, birkaç ay önce Milliyet Ege'deki köşesinde yazdığı "Sen Ne Güzel Bir Adamdın Necdet Abi" başlıklı yazısında onu şöyle anmıştı: "Ne de güzel adamdı. Çalışkan, özverili, iyiliksever. İzmir Limanı'nda bir gemiden ötekine koşuşturmaları hâlâ gözlerimin önünde. Necdet abi su katılmamış, rafine bir İzmirsporluydu... O hep hareket halindeydi. Bir yerlere ulaşmanın telaşında, bitmesi gereken işlerin sorumluluk duygusunda. Sahada, her yerde öyleydi. Çabalıyor, başarısının ter kokusuyla mutlu oluyordu. Elmas Lojistik'i tırnaklarıyla kazıyarak kurdu, büyüttü, teslim etti ardından gelen kuşaklara."

Son sözü Durmuş Odabaşı'na bırakalım. Necdet Elmasoğlu'nun ölümü ardından Sabah gazetesinin Ege ekinde yazdığı "O Gerçek Bir Elmastı" başlıklı yazısında şu satırlarla selamlamış onu: "Kendisi bana göre Victor Hugo'nun sözünü ettiği 'okyanus insanlar'dandı. Dost, arkadaş canlısıydı. Oldukça da vefalıydı. Hem konuşmasını, hem dinlemesini bilen biriydi. Kalender, centilmen. O, insanların okyanus olanlarından, soyadına uygun olarak da elmas olanlarından biriydi... Hepimiz bir damla olarak yeryüzüne geliyoruz. Kimimiz Victor Hugo'nun dediği gibi bir okyanus oluyoruz, kimimiz damla olarak kalıyoruz... Necdet Elmasoğlu, damla olarak geldiği dünyayı bir okyanus, bir elmas olarak terk etti."

  
 Yazının fotoğraflı şeklini okumak için lütfen aşağıdaki linki tıklayın:


  

6 Ocak 2018 Cumartesi

Yılmaz Gökdel: Şanssız Bir Nesiliz, Bize Su İçmek Yasaktı

Yaşı altmışın üstünde olanlar Yılmaz Gökdel'i Galatasaray'da oynadığı yıllarda, sağ kanattan rüzgâr gibi süratli koşuları ve genellikle Metin Oktay'ın attığı gollerle sonuçlanan ortalarıyla hatırlar. Daha genç olanlar içinse, İkinci Lig'de mücadele ederken Türkiye Kupası'nı kazanma başarısına erişen Ankaragücü'nün teknik direktörü olarak hafızalarda yer etmiştir. Daha lisede okurken profesyonel liglerde top koşturmaya başlayan Yılmaz Gökdel'in futbolculuk ve antrenörlük hayatı zengin ve renkli ayrıntılarla dolu. Bunlara ilaveten, bir de kaçırılan bir uçağın yolcusu olmak gibi, pek sık rastlanmayacak bir olay yaşamış. Önce çocukluk yıllarını, top oynadığı için yaşadığı sıkıntıları anlatıyor: "1940'ta İstanbul'da doğdum. Annemle babam ben küçükken ayrılmışlar. Üç yaşına kadar annemin yanında, sonra babaannem ve amcamın yanında kaldım. Babam Hayat şekeri satarak okumuş,  hava subayı olmuş. Pilot albaydı. Altı yaşında onun yanına geldim. Ankara'da Saracoğlu evlerinde oturuyorduk. Orası top oynamaya müsait bir yerdi. Okula Ankara'da başladım. Sonra Erzincan'a geçtik. Babam oradan kurmay başkanı olarak Diyarbakır'a tayin oldu. Sabah 8'de babam işe giderdi, 8'i 5 geçe ben sokağa çıkardım. Akşam emirber (emir eri) gelirdi. Baban geldi diye haber verirdi. Eve girer girmez bir tokat yerdim. Kuran getirirlerdi, bir daha oynamayacağım diye öptürürlerdi. Ben ertesi sabah tekrar 8'i 5 geçe çıkardım. Top oynamak bende hastalıktı. Beykoz'dayken antrenman yapardım, gelirdim 12 saat top oynardım."


"12 yaşında Diyarbakır'dan İstanbul'a, babaannemin yanına geldim. Kocamustafapaşa'da oturuyordu. Surlardan çıkınca, şimdiki Abdi İpekçi Spor Salonu'na gelmeden bir tekstil fabrikası vardı, orada çalışırdı. Esas doğum yerim Aksaray ama çocukluğum Kocamustafapaşa'da geçti. Günde 12 saat top oynardık. Babaannem her ayakkabı alışında, 'Bunu da yırt da göreyim,' derdi. Kabadayıların giydiği türden, kalın altlı bir ayakkabı almıştı. Ben daha o gün yırtmıştım ayakkabıyı. Eskiden oralar bostandı. Benim hanımın o zamanlar oturduğu evinin arkasında bir saha vardı. O zaman hep maç alırdık, sahaları dolaşırdık. Kocamustafapaşa'nın yazlık maçları olurdu. Haftada bir muhakkak maç yapardık. Bakırköy'de Sana fabrikasının yanında bir saha vardı. Zuhuratbaba sahası vardı. Zaten o zamanlar İstanbul'un her tarafı sahaydı,şimdiki gibi değildi."

Futbol tutkusu yüzünden Yılmaz Gökdel'in okulla arası hiç iyi olmamış. Daha 16 yaşındayken İstanbul'un en eski takımlarından birinde forma giymeye başlayınca okumayı büsbütün aksatmış: "Haydarpaşa Lisesi'nde yatılı okuyordum. İç avlusunda dört tane sahası vardı. Ders aralarında çıkar oynardık. Derse girdiğimiz zaman hocalar yine mi top oynadınız diye kızardı.  1956 senesinde, 16 yaşındayken Süleymaniye bana talip oldu. Süleymaniye o zaman İstanbul İkinci Mahalli Ligi'nde oynuyordu. Kulübün yeri Samatya'daydı. Cadde üstünde bir fırın vardı. Sahibi Fırıncı Memik diye biriydi, onu kulübe başkan yapmışlar. 'Beni özel okula almazsanız oynayamam,' dedim. Tamam dedi adamcağız. Böylece Haydarpaşa'yı bıraktım. İstanbul Üniversitesi yakınında bir özel okul vardı, ismi İstiklal Lisesi'ydi. Orhan Ayhan'la orada beraber okuduk. Hocalar suratımı görmedi benim, 'Yahu bir gelse de şunu görsek,' diyorlarmış. Okulun ücreti 525 liraydı. Kulüp bana 1.000 lira verdi, ayrıca 105 lira maaş. Babamdan aldığım harçlık 15 liraydı. 15 lira alırken, bu paralar süper. O paraları alınca şaşırdık. Hiç unutmam, gittim 87,5 liraya Tanca'dan ayakkabı aldım. Yanları fitilli, kahverengi-beyaz. Babaannemle kalıyorum, altı kere hacca gitmiş gelmiş, Kuran'dan başka bir şeyi bilmez. 'Babaanneciğim gördün mü ayakkabı mı?' dedim. 'Gördüm evladım, beğendim. Kaça aldın?' diye sordu. 87,5 lira deyince kadıncağız düşüp bayıldı." 


Böylece Yılmaz Gökdel çocuk denebilecek bir yaşta, 1956-57 sezonunda Süleymaniye takımında top koşturmaya başlamış. Eyüp, Sarıyer, Karagümrük, Feriköy, Galata, Beylerbeyi, Davutpaşa gibi kadim İstanbul kulüplerinin oluşturduğu bu ligde, oynadığı futbolla dikkatleri çekişini şu sözlerle anlatıyor: "Futbol hayatım boyunca hep sağ açık oynadım fakat Süleymaniye'de santrfor oynuyordum. Çok süratliydim, her maçta formamı yırtarlardı. O sırada piyasada ismim duyulmaya başlamıştı. O sene çok talibim oldu." Nitekim 1957-58 sezonunda, bu kümede şampiyonluk iddiasına sahip bir rakibe transfer olmuş: "Ertesi yıl Sarıyer aldı beni. 3.000 lira verdiler. Çok değerli insanlardı kulüp yöneticileri. Selahattin Yarar ve Kemal Yarar adlı iki kardeştiler. Üniversite mezunu insanlardı, balık halini yönetiyorlardı. Kibar insanlardı, babamı da götürmüştüm. O da onları sevdi. 1957'de girdim Sarıyer'e ve orada da talebe lisansıyla amatör olarak oynadım. Sarıyer de beni Taksim'de bir okulda okutuyordu." 

Yazının devamını okumak için lütfen aşağıdaki linki tıklayın:

21 Aralık 2017 Perşembe

Yılmaz Dinçer - En İyi Santrforlardan Biriydi

1960'lı yıllarda Türkiye Birinci Ligi'nde top koşturan bir futbolcu daha, geçtiğimiz günlerde sessiz sedasız bu dünyadan göçtü. O yıllarda, liglerimizin en üst kademesinde beş takımla temsil edilen İzmir'in tarihî kulüplerinden Altınordu'nun forvet hattında oynayan Yılmaz Dinçer'di bu futbolcu. Birkaç sene önce, benim gibi futbol tarihine meraklı arkadaşım Orhan Berent'le birlikte, merhum Erkan Velioğlu'yla görüşüyorduk. Bir müddet sonra bulunduğumuz mekâna, çok zayıf ve halinden hasta olduğu anlaşılan bir beyefendi girdi. Erkan Velioğlu bu beyefendinin takım arkadaşı Yılmaz Dinçer olduğunu söyledi ve onun futbolculuk vasfını şu sözlerle özetledi: "Metin Oktay'dan sonra Türkiye'nin en iyi üç santrforundan biriydi."



O gün Yılmaz Dinçer'in hayat hikâyesini de kısaca dinlemiştik. 1939'da dünyaya gelmiş, lisanslı olarak 1956'da, Zonguldak'ın en eski kulüplerinden Kömürspor'da oynamaya başlamıştı. Henüz ne Milli Lig'in ne vilayet kulüplerinin kurulduğu o yıllarda, Kömürspor Zonguldak'ın en güçlü takımı olarak dikkati çekiyordu. Bu kulüpte oynadığı futbolla başarılı olan Yılmaz Dinçer, Zonguldak karmasına da seçilmişti. 1960 Haziran'ında düzenlenen  ve İstanbul kulüpleri dışında Adapazarı, İzmit ve Zonguldak karmalarının katıldığı Cemal Gürsel Kupası maçlarında, İstanbul İnönü Stadı'nda mücadele etmişti.

1960-61 sezonunda Altınordu'ya transfer olan Yılmaz Dinçer, özellikle ertesi sezon takımının hemen hemen tüm maçlarında oynamış ve 48 golün 13'ünü atarak büyük katkı yapmıştı. İzmir'e geldiği ilk yıl, bekâr oyuncuların kaldığı lojmandaki oda arkadaşı Melih Garipler, onun hareketli ve iyi bir santrfor olduğunu, özellikle kafa toplarında çok etkili olduğunu belirtiyor. İki kanattan yapılan ortaları iyi takip edip pozisyon alması sayesinde, kafayla pek çok gol atmış Yılmaz Dinçer.

1962-63 sezonunda Karşıyaka'dan transfer edilen Yılmaz Doğangenç'ten  (Kalaycı Yılmaz) birkaç yaş küçük olduğu için gazetelerde ismi Küçük Yılmaz olarak geçmeye başlamış. 1963-64 sezonunda gol sayısı azalsa da, özellikle Altınordu'nun düşme endişesi yaşadığı ligin ikinci yarısındaki kritik maçlarda attığı gollerle takımına önemli puanlar kazandırmış. 1964-65 sezonunda geçirdiği ağır sakatlık yüzünden hiç forma giyemezken takımı Altınordu da Türkiye İkinci Ligi'ne düşmüş. Altınordu 1965-66 sezonunda mücadele ettiği İkinci Lig'den tekrar Birinci Lig'e çıkarken, Yılmaz Dinçer de attığı gollerle bu başarıda önemli pay sahibi olmuş.

Altınordu'nun tekrar Birinci Lig'e yükseldiği 1966-67 sezonu, Yılmaz Dinçer'in de kırmızı-lacivertli takımdaki son sezonu olmuş. Kulüp başkanı Candoğan Sakaoğlu ile yaşadığı bir ihtilaf yüzünden takımdan ayrılmış. 1967-68 sezonunda İkinci Lig'de mücadele eden İzmir ekibi Ülküspor'da forma giymiş. Bir süre de İzmir'in köklü amatör kulüplerinden Yeşilova'da mücadele etmiş. Fakat kendi ifadesiyle futboldan soğuduğu için 30 yaşına varmadan sahalara veda etmiş. Ardından on beş yılı İstanbul Beşiktaş'ta olmak üzere, yirmi beş yıl boyunca taksi şoförlüğü yapmış.

Son yıllarında ciddi bir böbrek rahatsızlığı geçiren Yılmaz Dinçer, tanıştığımız o gün hastalığın verdiği aşırı kilo kaybından muzdaripti. Daha sonra, solunum yollarından da ciddi sorunlar yaşadığını öğrendik. Melih Garipler'in ifadesiyle "çok saf ve temiz" bir insan olan Yılmaz Dinçer yaşadığı bu dertler yüzünden, erken denebilecek bir yaşta, 29 Kasım 2017'de son nefesini verdi.


Yılmaz Dinçer ve Erkan Velioğlu. İzmir, Ağustos 2012.


Yazının daha çok fotoğraf yer alan şeklini okumak için lütfen tıklayın:

5 Aralık 2017 Salı

Şirzat Dağcı - Her Takımın Kadrosunda İsteyeceği Bir Santrfordu

Paşabahçe'nin yaşları 10 ila 15 arasında değişen çocukları Mektep Çayırı dedikleri sahada iki takım kurmuş, maç yapıyorlardı. Heyecanın iyice zirveye çıktığı, çocukların kendilerini oyuna kaptırdığı bir anda, gür bir ses ortalığı inletti: "Şirzaaat!" Çocuklardan biri, bu sesi duyunca topu kaptığı gibi sahanın dışına doğru yürümeye başladı. Böylece maç sona ermişti, zira top onundu. Çocuklardan bir ikisi, "Bari topu bırak, maç bitince biz eve getiririz," diyecek oldular ama o, "Olmaz, babam topu görmezse kızar," diye kesin bir ifadeyle bu ihtimali de ortadan kaldırıp evin yolunu tuttu.

Birkaç yıl içinde yıldız bir santrfor olacak topun sahibi çocuk, yani Şirzat Dağcı, 1932'de Paşabahçe'de dünyaya geldi. Babası Hasan Nevzat Bey, Beyoğlu'nda komiserdi. Ondan sadece iki çocuğu değil, bütün semt sakinleri çekinirdi. Onun babası Hafız Ahmet Efendi'nin, Topkapı Sarayı'nda hafızlık yapmanın yanında Mısır Çarşısı'nda dükkânı vardı. Şirzat'ın ailesi yedi göbek Paşabahçeliydi. Komiser Hasan Bey, oğlunun top oynamasından pek hoşlanmıyordu. Zaten o topu Şirzat'a sünnet düğününde dayısı hediye etmişti. Baba korkusuna rağmen her fırsatta topu kaptığı gibi soluğu Mektep Çayırı'nda alıyordu küçük Şirzat.


İlkokul ve ortaokulu Paşabahçe'de okudu. O yılların Paşabahçe'si, Boğaz'ın iki yakasına dizilmiş her semt gibi, büyük ölçüde kendi içine kapalı, bütün sakinlerinin birbirini tanıdığı, dış dünyayla irtibatını Şirket-i Hayriye vapurlarıyla sağlayan küçük bir yerleşimdi. Ellili yıllarda vapurun yanına yeni bir vasıta daha eklenmişti. Üsküdar'a birkaç saatte bir sefer yapan halk otobüsüydü bu. Semt sakinleri arasında bir tek doktor Sadettin Bey'in otomobili vardı. Şirzat, ortaokulu bitirdikten sonra eğitimine Boğaz'ın karşı kıyısında, Arnavutköy'deki Boğaziçi Lisesi'nde devam etti. Onun lise öğrencisi olduğu yıllarda, yine Paşabahçeli olan Mehmet Ali Has, Fenerbahçe'de oynuyordu. Arkadaşlarının ısrarı üzerine bir gün takım arkadaşı Lefter'i Paşabahçe'ye getirmesi semt tarihinin unutulmaz olayları arasına girmişti. Semt sakinleri adeta reisicumhur gelmiş gibi sahile toplanmış, Cevher Özden'in ailesinin sahibi olduğu gazinoda bilardo oynayan Lefter ile Mehmet Ali'yi mekânın pencerelerinden izlemişti.
O tarihî günde Mehmet Ali ile Lefter'i seyredenler arasında bulunan Şirzat Dağcı'nın futbol hayatı, doğup büyüdüğü semtin takımı Paşabahçe'de başlamıştı. Fakat kulüp henüz federe olmamıştı, dolayısıyla resmî olarak maçlara katılamıyordu. Zaten mahallesinin takımında çok fazla kalmadı. Güçlü fiziği ve attığı gollerle dikkati çekince, bir kez daha Boğaz'ın karşı kıyısına geçti. İlk lisansının çıktığı Büyükdere kulübü, o tarihlerde Beşiktaş'ın pilot takımı gibiydi. Büyükdere'de oynarken başından ilginç bir olay geçti. Artık federe olmuş Paşabahçe kulübünün, yılbaşı gecesinin ertesi günü amatör kümede maçı vardı. Maç henüz tahta tribünlü halini muhafaza eden Fenerbahçe Stadı'nda oynanacaktı. Lakin takımın Kadıköy'de oturan santrforu henüz evine dönmemişti. Arkadaşlarını seyretmeye gelen Şirzat'ın tipi, santrfora çok benziyordu. Böylece sorun halledildi; Şirzat sahaya çıktı ve gol de atarak semtinin takımının galip gelmesini sağladı.
1954-55 sezonunu Büyükdere'de geçiren Şirzat Dağcı, 1955-56 sezonunda Paşabahçe'nin komşu semti Beykoz'a transfer oldu. Milli Lig'in henüz kurulmadığı o tarihte, sarı-siyahlı takım İstanbul Profesyonel Ligi'nde mücadele ediyordu. Onunla birlikte takıma yeni katılan isimler Kadırgalı genç kaleci Necmi Mutlu ve dünya dördüncüsü genç milli takımda oynayıp Beşiktaş'a gelen, ancak sakatlanınca gözden çıkarılan sol haf Erdoğan Gürhan'dı. Santrhaf Ekerbiçer, İsmet Berberoğlu, Katır Nusret gibi isimlerse takımın tecrübeli kısmını oluşturuyordu. Beykoz formasıyla ilk resmî müsabakasına Fenerbahçe maçında çıktı Şirzat ve 1-1 biten maçta takımının golünü kaydetti. Spor tarihçisi Cem Atabeyoğlu, yıllar sonra Hayat Spor dergisinde, "Çiçeği burnunda bir futbolcu olmasına rağmen atak futbolu ve sert şutlarıyla daha ilk maçta dikkatimi çekmişti," diye yazıyordu.
Profesyonel ligdeki ilk sezonunda Beykoz'un bütün maçlarında yer alıp, oynadığı futbolla büyük takımların transfer listesine girmişti Şirzat Dağcı. Beşiktaş ve Fenerbahçe kulüpleri 1956 yazında onu almak için büyük bir çekişme yaşadılar. Sonunda bu yarışı kazanan Fenerbahçe oldu. Son üç sezonda şampiyon olamayan Fenerbahçe, Macar antrenör Laszlo Szekelly yönetiminde iddialı bir kadro kurmuştu. Kaderin garip bir cilvesi olarak, Şirzat sarı-lacivertli formayla ilk resmî golünü, ligin ikinci haftasında Beykoz'a attı. Üstelik eski takımına bir değil, iki gol birden atmıştı. Beykozlu taraftarlar maçtan dönüşte, vapur Paşabahçe iskelesine yanaştığında onun aleyhine tezahürat yaparak öfkelerini çıkardılar. 1956-57 sezonunda Galatasaray'la büyük bir çekişme yaşayan Fenerbahçe, ligin son haftasında iki puan geriden takip ettiği ezeli rakibini 3-0 yenerek averajla şampiyon oldu. Böylece Şirzat Dağcı yeni takımında ilk sezonunda şampiyonluk sevinci yaşamıştı.

Ertesi sezon Fenerbahçe aynı başarıyı gösteremedi ve Galatasaray'ın ardından ligi ikinci sırada tamamladı. Lakin Şirzat Dağcı futbol hayatının en ilginç maçlarından birini o sezonda oynadı. 30 Mart 1958'de, Ankara'da Fenerbahçe ile Galatasaray arasında oynanan Başvekil Kupası maçında Şirzat ilk yarıda gol atarak takımını 1-0 öne geçirdi. İkinci yarıda Metin Oktay'ın attığı golle maç 1-1 sona erdi. Fakat dostluk havası içinde geçen maçın bitiminde, uzatma oynatılmasını istemeyen iki takımın kaptanı, kupanın paylaşılmasını teklif etti. Bunun üzerine devrin başbakanı Adnan Menderes kupayı takım kaptanları Turgay Şeren ve Naci Erdem'e teslim etti. Başvekil Kupası daha sonra ortadan ikiye bölünerek iki ezeli rakibe verildi.

Şirzat Dağcı Fenerbahçe'de sadece iki sezon oynadı. Bu kısa süreye rağmen oynadığı resmî ve özel toplam 90 maçta attığı 71 golle inanılmaz bir istatistiğe ulaşarak, sarı-lacivertli kulübün tarihinde müstesna bir yere sahip oldu. Bu kadar başarılı olmasına rağmen Fenerbahçe'den çok erken ayrılmasının sebebi, futbol tarihimizin efsanevi futbolcusu Lefter'le kavga etmesiydi. Yaşanan tatsız hadisenin ardından verimli olamayacağını düşünerek Fenerbahçe'den ayrıldı ve 1958-59 sezonunda Beykoz'a döndü. İstanbul Profesyonel Ligi'nin son sezonunda döndüğü sarı-siyahlı kulüpten bir daha ayrılmadı Şirzat. Kulübün Milli Lig'de ve daha sonraki adıyla Türkiye Birinci Ligi'nde yer aldığı sekiz sezonda en çok forma giyen oyunculardan biri oldu. Türkiye'nin en eski kulüplerinden biri olan Beykoz 1965-66 sezonunda son kez Birinci Lig'de oynarken sadece rakipleriyle değil, çeşitli zorluklarla da mücadele ediyordu. Beykoz 1 Ocak 1966'da, Ali Sami Yen Stadı'nda oynanan ilk Türkiye Ligi maçı için Ankaragücü karşısına çıkarken, oyuncuların sırtında Mecidiyeköy kulübünden ödünç alınan formalar vardı. Yöneticiler maddi sıkıntılarla boğuşan kulübü terk ederken kapısına da kilidi vurup gitmişlerdi. Şirzat Dağcı o sene birçok maça hem oyuncu, hem antrenör, hem idareci olarak çıktı.

Bu güçlüklerin doğal sonucu olarak Beykoz Türkiye İkinci Ligi'ne düştü. Fenerbahçeli takım arkadaşı Ergun Öztuna'nın, "Her takımın kadrosunda isteyeceği bir santrfordu," dediği Şirzat Dağcı son kez 1966-67 sezonunda takımının formasını giydikten sonra futbolu bıraktı. Sürati, hırsı, mücadeleci yapısı, güçlü fiziğiyle aslında daha birkaç sene oynayabilecek enerjiye sahip olsa da, saha dışındaki zorluklarla boğuşmak onu yıpratmıştı. Cem Atabeyoğlu onun futbolcu kişiliğini şöyle tarif ediyordu: "Kendisine hedef olarak karşı kaleyi alır, oraya en kestirme yoldan ulaşıp sonuca varmak yolunda ne gerekiyorsa onu yapardı. Kendisini bu yoldan alıkoymak isteyen tekmeye, itme-kakmaya aldırış etmez, kendisine böyle davrananlara en ufak bir karşılık dahi vermeden golünü çakmaya bakardı. Bu hırs ve enerji küpü insanın kendisine atılan insafsız tekmeler karşısında gösterdiği aşırı soğukkanlılık cidden ilginçti. Şirzat iki ayağı ile de iyi vururdu topa. Hem sert, hem de isabetli şut atardı. Özellikle yerden sert şutlarla kalecileri avlamayı tercih ederdi. İyi kafa da vururdu. Maç boyunca atak üzerine atak tazeleyip rakip defansları hırpalar dururdu. Defanslar yorulup hırpalanır, fakat Şirzat yorulmak nedir bilmezdi. Nefesi iyiydi ve bu nefesini maç boyunca en iyi şekilde ayarlamasını bilirdi. Bence onun en büyük özelliklerinden biri de körükleri kıskandıran nefesi idi."

Futbolu bıraksa da kulübünü bırakmamıştı Şirzat Dağcı. Uzun yıllar boyunca antrenör, umumi kaptan, şube sorumlusu olarak sarı-siyahlı kulübe hizmet etti. Bu dönemde, futbol dışındaki ikinci tutkusu olan politikaya ağırlık verdi. Uzun yıllar Adalet Partisi İstanbul teşkilatında faal olarak çalıştı, yönetimlerde görev aldı. İstanbul Belediyesi meclis üyesi seçildi. 1984 yerel seçimlerinde DYP'nin Beykoz belediye başkan adayı oldu. Politikaya girmesine, yukarıda anlattığımız 1958'deki Başvekil Kupası maçı sebep olmuştu. Maçtan sonra topluca fotoğraf çekilirken, Adnan Menderes yanındaki Şirzat'a, "Senin gibi cansiperane, tekmeye kafa uzatan adamlara bizim partimizde ihtiyacımız var," demiş, "Yarın meclise gelin, görüşelim," diye davet etmişti. Ertesi gün birkaç arkadaşıyla meclise giden Şirzat Dağcı Demokrat Parti'ye üye olmuştu.

Uzun yıllar boyunca, önce tozlu topraklı, çamurlu sahalarda, ardından siyaset ortamında rakipleriyle mücadele eden Şirzat Dağcı, yakalandığı amansız hastalığa kısa sürede yenik düştü. Mide kanserine yakalandığını eşi ve çocuklarından saklamıştı. Lakin bir gün mide kanaması başladı. Paşabahçe'de yürüyerek gittiği hastaneden Göztepe'ye nakledildi. Hemen ameliyata alınsa da artık çok geçti. 18 Kasım 1995'te hayata veda ettiğinde henüz 63 yaşındaydı.  

Yazının fotoğraflı şeklini okumak için lütfen aşağıdaki linki tıklayın:

17 Kasım 2017 Cuma

Hakkı Olaç - İzmir'in Unutulan Futbolcusu

Futbol tarihimizde, İzmir'de yetişen ve oynadıkları kulüplerin simgesi olmuş futbolcular denince akla üç isim gelir: Vahap Özaltay, Sait Altınordu ve Fuat Göztepe. Oysa, onların oynadığı dönemde ismi anılması gereken  bir İzmirli futbolcu da Hakkı Olaç'tır. Onun talihsizliği, kuruluşundan itibaren  uzun yıllar Göztepe'de oynamasına rağmen,  daha sonra futbol hayatını İstanbul'da sürdürmesi olmuştur. İstanbul kulüplerinde oynadığı dönemde İzmirli Hakkı olarak tanınmış, futbolu bıraktıktan sonra bile uzun yıllar bu isimle anılmıştır. Ancak bu süreç, onun İzmir futbol tarihindeki önemli yerinin unutulmasına yol açmıştır. Siyaset ve bürokrasinin spora müdahalesiyle kurulan iki takım Güneş ve Doğanspor'da kısa sürelerle forma giymesi de Türk spor tarihi açısından ilginç bir nottur. Hakkı Olaç hakkında hatırlanması gereken bir diğer husus, onun resmî açıdan Göztepe'nin ilk milli futbolcusu olmasıdır. Bunun detayına girmeden önce, İzmirli Hakkı'nın çocukluk yıllarından ve futbola nasıl başladığından bahsedelim.


Yazının devamını okumak için lütfen tıklayın:

27 Ekim 2017 Cuma

Semih Tüzün - Hava Toplarının Hakimi

Futbol tarihimizde yetenekli olduğu halde sakatlık yüzünden sahalara erkenden veda etmek zorunda kalan nice futbolcudan biri Semih Tüzün. Eyüp’te başlayan futbol yaşamında, nice İstanbullu genç futbolcu gibi onun yolu da Ali Mortaş’la ve İstanbulspor’la kesişmiş. Kısa bir Fenerbahçe macerasının ardından son durak İzmirspor olmuş. Lakin bitmek bilmeyen sakatlıklar sonucu otuzuna varmadan futbolu bırakmış. Hayat hikâyesini ondan dinliyoruz: “1940’ta Eyüp’te doğdum. Aile büyüklerimizi Kazım Karabekir Paşa Kars’tan getirmiş. Besteci Ferit Tüzün benim amcamın oğludur. Benim babam posta müvezziiydi. Babaları Feshane fabrikasının başkatibiymiş. Babam 16 yaşındayken babasını kaybedince Kazım Karabekir Paşa onu postaneye sokmuş. Biz iki erkek iki kız, toplam dört kardeştik. En büyükleri benim. Top oynamaya çocukken mahalle arasında başladık. Eyüp’te Celal Hoca vardı, takımın malzemecisiydi ama bizi yetiştiren o. Genç takıma bakardı. Vefa’da malzemecilik yapmış, orada da çok adam yetiştirdi. Beni de 16 yaşındayken Eyüp genç takımına aldı. Oradan İstanbulspor genç takımına geçtim.”




Yazının devamını okumak için lütfen tıklayın:

http://dinyakos.com/2017/10/27/semih-tuzun-hava-toplarinin-hakimi/

16 Ekim 2017 Pazartesi

Erdoğan Albayrak: Beykoz Formasını Giymek Büyük Olaydı


Ağzına kadar orkinoslarla dolu bir dalyan. 30 kiloluk kılıçbalıkları. Fazlalığı yüzünden kedilere verilen lüferler. Bütün bunlar asırlar öncesine değil, 1950’lerin Beykoz’una ait olağan manzaralar. O yıllarda Beykoz’un balıkları ve paçası kadar sporcuları da meşhur; denizinden kürekçiler ve yüzücüler, çayırından futbolcular yetişmiş. Çoğu zaman da bu dalların hepsiyle uğraşmış sporcular. Bunlardan biri de Erdoğan Albayrak. Beykoz’un Türkiye Birinci Ligi’ndeki son yıllarında başlayan futbol hayatı boyunca sadece sarı-siyahlı formayı giymiş. Üçüncü Lige düşüş üzüntüsünü de yaşamış, tekrar İkinci Lige çıkış sevincini de. Beykoz formasını en uzun giyen sporculardan olan Erdoğan Albayrak, 1944 doğumlu olmakla birlikte o yıllarda sıkça görüldüğü gibi nüfusa 1946 doğumlu olarak kaydedilmiş. Beykoz camiası tarafından “Çakal Erdoğan” lakabıyla tanınması, çocukluğunda bir arkadaşıyla girdiği bahçede çaldığı eriklerin çakal eriği olmasından kaynaklanıyormuş.

Çocukluk günlerini ve spora nasıl başladığını şöyle anlatıyor Erdoğan Albayrak: “Çocukluğum  Beykoz Çayırı’nda top oynayarak geçti. Beykoz tarlaydı o zamanlar. Futbolcu yetişirdi buradan. Pazar günleri çayırda oynamak için yer bulamazdık, o kadar çok takım vardı. Ben minik takımda kaleciydim o zamanlar. Hem yüzüyordum, hem kalecilik yapıyordum. 1956’da Beykoz kulübünde ilk lisansım yüzücü olarak çıktı. Ben yüzme yarışlarına giriyordum. Üç sene yüzücülük yaptım. Kelle İbrahim bizim elimizden tuttu, Sıraselviler’de Beden Terbiyesi İl Müdürlüğü vardı, oraya götürdü. Doktor Fenerbahçe kulübünün doktoru Reşat Dermanver’di. Bizi üstünkörü muayene etti. ‘Tamam lisanslarınız çıkacak,’ dedi. Kelle İbrahim’le biz on tane ufacık çocuk döndük Beykoz’a. O aralar biz devamlı İstanbul şampiyonu oluyorduk yüzmede. Gençler ve ortalarda Beykoz alıyordu şampiyonluğu. Bir tek büyüklerde Galatasaray alıyordu, o da Yılmaz Özüak ve Engin Ünal sayesinde oluyordu. İkisi takımı sürüklüyordu. Onları geçecek adam yoktu. Yarışlar Moda’da, Ortaköy’deki Lido havuzunda – ki sonra orası Yüzme İhtisas Kulübü oldu, bazen Galatasaray Adası’nda yapılıyordu. Heybeliada’da İstanbul şampiyonası oluyordu. Moda’daki yarışlar denizde olurdu. Kazıklı iskele vardı, 50 metre karşıdan karşıya yüzüyorduk. Beykoz’da da kulübün önü denizdi zaten, hemen oradan atlıyorduk. İdman için şamandıraya gidiyorduk, sarayın oraya gidiyorduk, vapur iskelesine geliyorduk. Vapura çıkıyorduk, Paşabahçe’ye giderken kulübün önüne geldi mi atlıyorduk.”


Yazının devamını okumak için lütfen tıklayın:

http://dinyakos.com/2017/06/04/erdogan-albayrak-beykoz-formasini-giymek-buyuk-olaydi/